fredag den 5. august 2005

TSK Kuşatması ve Kürtler - ROJAN HAZIM



TC’nin geleneksel ve de iflah olmaz anti Kürt politikalarının dönemsel olarak hızı ve rengi değişkenlik gösterse de, genel de temel bir stratejik kanalda ”istikrarlı” olarak sürüyor. Bu temel ve stratejik anti Kürt politikaların kuramcısı ve eylemcisi tüm TC adına TSK’dir. ”Derin devlet” kavramının gizemi kalmadı ve artık o ”çukur devlet”in TSK olduğu biliniyor. Kaşarlı ”devlet adamı” Süleyman Demirel’den tutun 12 eylül faşist cuntasının şefi Kenan Evren’e kadar belirli ve önemli ”kişiler” zaten bunu açıkca söylediler. Komşu Türk halkı ve demokratları da sanki yeni öğrendiler ama bu Kürtler bakımından ta baştan belliydi.
TSK’nin gizli açık ”düşünce üretim” merkezleri var. Bunların kumanda merkezi kuşkusuz Genel Kurmay’dır. Ama geliştirilip, olgunlaştırıldığı merkezlerin başında Harp Akademileri, Silahlı Kuvvetler Akademisi, Milli Güvenlik Akademisi ve Stratejik Araştırmalar Enstitüsü gelir. Bu metro laboratuvarlar içinde ”sivil” kesimden üst düzey yöneticiler de kılı kırk yararcasına seçilerek eğitiliyor ve ”TC’nin bekası” için ”güvenli kişi” yetiştiriliyor. Bu belirtilen ”akademi” ve ”enstitü”lere kurmay subaylar içinden de en ”yetenekli” ve ”atatürkçü” ”elit kişiler” seçiliyor. Yine TC’nin üst düzey sivil bürokratik kesiminden de ”seçmeli” kişiler, kaymakam, validen, polis şeflerine, savcı, hakim ve müsteşara kadar, belirlenip bu ”Türkçü beyin yıkama merkezleri”nde eğitilip TC’nin kilit noktalarında görevlendiriliyorlar. Bu resmi bürokratik hiyerarşi mekanizmasının dışında, bir de özel sektör ve medya alanlarından da ”güvenli” kişiler bu merkezlerde eğitim görüyor ve kendi alanlarında etkili konumlara getiriliyorlar. TSK ana kumanda merkezi olarak Genel Kurmay’ın planlamasındaki bu ”eğitim kurumları”nda seminer ve konferans veren çokca gazeteci, akademisyen ve bürokrat var. Bu seminer ve konferansların bazıları gerektiği ölçüde kamuoyuna duyurulur, ama esas ”misak-ı milli”ci ”öğretiler” metro zemininde kalır ve TSK’nin planlayıp hayata geçirdiği operasyonel eylemlerde ”yol gösterici düşünce”ler olarak ”muhafaza” edilir.
TC’nin bir ”güvenlik sorunu” olarak gördüğü Kürt ve Kürdistan probleminin ”bertaraf edilmesi” için havale ettiği kurum olarak TSK, işte sözünü ettiğimiz bu metro laboratuvarlarda, yerin yedi kat altındaki labirentlerde ”imha” plan ve projelerini geliştirip pratiğe aktarıyor. TSK yönetiminde ve TSK laboratuvarlarında hazırlanan bu ”anti Kürt” politikaların ana ekseninin oluşmasında Türk Üniversitesi’nin, Türk Medyası’nın öncelikle teorik, gerektiğinde de pratik desteği var. TSK damgalı ”Misak-ı Milli”ci ”düşünce üretim merkezleri” ve ”ideologları” yine TSK’nin alan ve kapsamını, elastikiyet kabiliyetini belirlediği çerçeve içinde hareket ediyorlar. Aktiv olan sağcı kanatın tüm renk ve tonlarının beslendiği, doyurduğu ırkçılık, şovenizm ve faşizan milliyetçilik damarlarının dolaştırdığı ”sıvı” TSK dolum ve boşalım tesislerine çıkıyor. Merkezci liberal kesimlerin ”ılımlı” gibi görünen ”tebessüm”lerinin aslında bir diş gıcırdatması olduğunu sadece Kürtler farkedebiliyor. Türk solunun geleneksel çizgisi de sosyal şovenizmin girdabında döndüğü için TSK’nin belirlediği ”fleksibilite” dahilinde davranabiliyor. Varsa şayet ”Türk hümanizmi”, ”Türk sosyaldemokrasisi” de yine bu TSK icazetli ”esnek çember” içinde deviniyor. ”Kelaynak” türünden kalan gerçek Türk sosyalistlerinin, Türk demokratlarının sayısı zaten çok az ve ne yazık ki olanın da sesi kısık, hem de çok kısık çıkıyor. Ne ki, bu ”ses kısıklığı” TSK patentli değil, bir türlü yaratılamayan ”hareket olanakları”ndan kaynaklanıyor, yani ciddi bir olanaksızlıktan sözedilebilir hakiki Türk sosyalistleri ve hakiki Türk demokratları bakımından. Gerçi bu onlar açısından bir zaaf olsa da, aynı zamanda da bir Türk toplum realitesidir. ”Ordusever”liği ve ”asker millet”liği ile övünen bir halk olarak Türklerin kapı ve pencereleri komşu halk ya da ”öteki halk”lara genelde kapalıdır. Hak eşitliği, özgürlükler, adalet, barış, insan sevgisi gibi evrensel insani değerleri sadece kendisiyle ve kendisi için sınırlayan ”necip Türk halkı”, kendi ”soy”undan da olsa ”hakiki sosyalistler”e, ”hakiki demokratlar”a pek ”yüz vermiyor”!. TSK’nin ”müdahil” olamadığı bu bir elin parmak sayısındaki Türk sosyalistleri ve Türk demokratları dışında, Kürt halkı ve Kürdistan sorunu için ”hayır Allah” diyen bir kul ne yazık ki bulunmuyor şu Türkiye’de!.

Işgal ve Güvenlik
Iç ve dış güvenliğinin teorik ve pratik gereksinimlerinin tamamını TSK’ye havale eden TC hükümeti ve tabi Türk halkı, geleceği ile oynadığını anlamamakta direniyor. TC yönetimi ve Türk halkı, başını kuma sokarak kıçının güvenliğini TSK’ye bırakmayı ısrarla sürdürüyor. Türk halkı bu iğdiş edilmişliğinin bedelini çok ağır ödüyor.  Bu yılın başından beri meydana gelen olaylar, TC hükümetinin, Türk halkının ne denli ”önünü görmez” hareket ettiğini gösteriyor. TC adına Kürdistan’ı işgal eden TSK, bir milyona yakın mevcudunun üçte ikisini Kürdistan’da konuşlandırıyor. TC devletinin güya sivil idaresi olarak TC hükümeti, Kürdistan’a yönelik ekonomik ve sosyal politikalarını, yatırım ve istihdam projelerini TSK konseptine göre planlıyor ve uygulamasını TSK’nin vizesiyle sınırlı tutuyor. Hükümet yine AB projesi çerçevesinde olması gereken Kürt dili ile eğitim ve öğretim planını ”kurs”a indirgemekle kalmıyor, pratikte de işlemez hale getiriyor. Kürdistan’ın yönetimi Milli Güvenlik konseptine uygun olarak ve yine MGK kararı ve hükümet onayıyla tümüyle TSK’ye devredilmiş durumdadır. Buna göre, TC’nin Kürdistan işgalinin sosyoekonomik, sosyokültürel ve sosyopolitik ekseni tam anlamıyla TSK koordinatörlüğü ve hakimiyetinde devam ediyor. TC’nin genel sömürgeci politikalarının ana kumandası ve pratik uygulamacısı TSK’dir. Küçük büyük tüm Kürdistan kentlerini ”sivil giysi”li vali ve kaymakamlar değil, garnizonlar yönetiyor. Sömürge Kürdistan’daki halk yaşamı, TSK’nin ”güvenlik eksenli” ”militer politika”larıyla dizayn ediliyor. TC’nin işgal politikasının fiili uygulayıcısı olan TSK, bu pratiği ile en başta kendisinin ve adına hareket ettiği TC’nin güvenliğini sabote ediyor, tehlikeye sokuyor. Sömürgeci boyunduruğa karşı yıllardır, ama özellikle 1984 ağustosundan beri de ciddi bir silahlı direniş gösteren Kürt halkı, TC’nin işgalci gücü olarak TSK ve diğer iç güvenlik güçlerinin hareket kabiliyetini zorlaştıran, sınırlayan bir güç oluşturdu. Kürt halkı adına silahlı direnişi örgütleyen ve uygulayan politik güç olarak PKK, 1984 15 Ağustosundan, 1999 02 Ağustosuna dek hızı, kapsamı ve etkisi büyüyen bir haklı savunma savaşımı olarak etkin gerilla savaşımı verdi. Kürt halkının bu aktiv meşru savunma sürecinde TSK, Kürdistan’da ağır tahribat yaratırken, Kürdistan silahlı kuvvetleri olarak gerilla gücü de, TC işgalciliğinin kanlı yüzü olan TSK’ye ağır kayıplar verdirdi. O 15 yıllık sürede işgal altındaki Kürdistan’da zaten ”güvenlik” yoktu ama TC’nin resmi sınırlarının kuzeyi, batısı ve güneyinde de ciddi bir güvenlik sorunu oluştu. Bu ”sıcak savaş” döneminde Kürt silahlı kuvvetlerini kumanda eden PKK, birçok kez ”ateşkes” uyguladı, muhtemel ”Kürt-Türk diyalogu”na şans veren pratikler geliştirdi. Ne ki, TC ve TSK bu pozitiv süreçleri değerlendirmedi, aksine ”Kürt tarafın zaafı” yanılgılsıyla hareket ederek, ateşe benzin döktü. Ateşi kendisi harladı ve yine kendisini yaktı. TC o sıcak savaş yılarında 150 milyar dolar askeri harcama yaparak ekonomisini “Lut Gölü”ne gömdü! Savaşın öncelikle Türk halkının yaşamında yarattığı sosyal ve psikolojik travma ve deprasyon tsunami boyutlarında oldu. Tam o sıcak savaş yıllarında TC’nin başta ABD olmak üzere tüm Nato müttefiklerinin planlama ve uygulamasıyla PKK’nin lideri Abdullah Öcalan 15 Şubat 1999 da Kenya’da TC’ye teslim edildi. Öcalan Haziran 1999 da TSK denetimindeki ”ada mahkemesi”nde yargılandı ve idam cezası verildi. PKK lideri bu adil olmayan yargılama ve cezaya karşın, -[ki AIHM de geçen Mayıs ayında bu yönde bir karar verdi]-, TC’ye ve TSK’ye karşılığı olmayan ”ağır taviz” derecesinde bir ”şans” verdi ve silahlı savaşımı durdurma kararı verdiği gibi, PKK’nin tüm silahlı kuvvetlerini ”TC’nin resmi sınırları”nın dışına çıkması direktivini verdi. Örgütü, yani PKK, kendi liderinin bu ”emir”ini harfiyen yerine getirdi. PKK’nin bu ”çıtayı yere koyma stratejisi”ne karşın TC ve TSK baskı ve saldırılarını son hızla sürdürdü. Öyle ki, TSK ”sınır ötesi” harekatlarla Güney Kürdistan’ı işgal derecesinde saldırılar yaptı. 99 Ağustosundan 2004 haziranına kadar geçen sürede PKK kendi taraftarlarını da şaşırtacak hatta tepki gösterecek politik zigzaglar yaptı, ama sivil ve kitlesel hamleler de gerçekleştirdi, yönlendirdiği legal alanda ciddiye alınması gereken ağırlıkta demokratik seçim kazanımları elde etti, azımsanmayacak sayıda yerel yönetimler kazandı. Ancak TC’nin ana kumanda gücü olarak TSK, Kürdistandaki savaşın hızını kesmedi, yakım ve yıkımına devam etti. TC’nin sivil giysili kuvvetleri de politik ve diplomatik alanda genelde Kürt hareketine, özelde de PKK’ye karşı tasfiyeci girişimlerine tam hız devam etti. PKK hareketi tüm versiyonlarıyla, TC’nin bu saldırganlığına rağmen ”silah kullanmama” politikasını, kimi istisnalar dışında, korudu. Ne var ki, TSK’nin imhacı, TC’nin yeni AKP hükümetinin de en hafif deyimle ”eyyamcı” pratiklerinden ötürü, PKK haziran 2004’ten itibaren ”silahlı savunma”yı tekrar gündemine aldı ve dozunu TSK’nin saldırganlığına orantılı olarak arttırdı. TSK özellikle bu yılın bahar aylarından beridir, kimyasal silah dahil çok ağır silahlarla Kürdistan’ı vurmaya, yakmaya devam ediyor. Güney Kürdistan’daki enine boyuna ve derinliğine devletleşme gelişmelerini bloke etmek amacıyla PKK’nin lojistik alanlarını bahane ederek yine bildik ”sınır ötesi” savaş tahriklerinde bulunuyor. Tabi PKK’nin kumandasındaki gerilla gücü de ”armut toplamıyor” ve TSK’ye karşı son derece etkin direniş gösteriyor ve mevzi başarılar elde ediyor. Bugün, 99 öncesi genişlikte olmasa da, stratejik alanlarda gerilla güçleri var ve bunlar ciddi bir savunma hattı oluşturuyor. TSK, bu altı yılda yükselttiği ”bölücü hareketi” bitirdik propagandasının nasıl kocaman bir yalan olduğunun görülmesiyle iyice hırçınlaşıyor ve askeri harekat sınırlarını sürekli genişleterek Kürt halkını topyekün sindirmeye çalışıyor. TSK ve TC’nin bilumum kurumları, kendi yarattıkları ”PKK terörünü ezdik” illüzyonunun altında kalmanın ciddi sıkıntısını yaşıyorlar. TC hükümetinin Avrupa Birliği’nin gerekleri ve yine AB’nin kriterleri doğrultusunda ”kerhen” yaptığı kimi yasal değişiklikler yine en başta TSK ve diğer anti Kürt kurum ve odakların katkısı ve yönlendirmesiyle pratikte işlemez hale getiriliyor. TSK’nin örgütleyip kumanda ettiği anti Kürt cephe bu son aylarda işi ”Kürtler dışarı” sloganının yükselmesine kadar getirdi. Bayrak operasyonundan ”sözde vatandaşlık”a, ”Kürt aydını” kavramı da ne oluyordan ”Kürtleri görmezlikten gelin”e kadar pervasız bir saldırganlık geliştirildi. Tüm bu ”anti Kürt” cephe dizaynları, TSK’nin malum metro laboratuvarlarında Türk bilim ve medya elemanlarının katkısıyla şekilleniyor, sonra da TSK’nin savaş kararı veren salonlarında ”Türk medyasına brifing” verilerek ”necip Türk halkı”na açıklanıyor ve tabii tüm Türk kurumları bu general açıklamalarını anında pratiğe geçiriyorlar. TSK, TC hükümetinin Kürdistan’la ilgili açıklamalarının çerçevesinide belirliyor ve hem başbakan, hem de diğer devlet zevatı, Türk Genel Kurmayı’nın koyduğu şablon içinde konuşuyor ve davranıyorlar. TSK, politik terminolojinin sınırlarını da çiziyor ve TSK standartları koyuyor. Başında ”Kürt” adı geçecek kavramlardan ”behemahal kaçınılması” emrini veriyor. Kürt’e ait haberlerin ve görüntülerin medya araçlarında yer almaması gerektiğini askerce vurguluyor. TSK sahte solcularla diğer bilumum sağcıların ”Türk” ittifakını oluşturuyor ve bu güçleri uluslararası alanlarda eyleme sürüyor. Lozan’daki ”kızılelma” eyleminin örgütleyicisi ve finansörü TSK’dir. TSK, akademik çevreleri, yazar ve çizerleri, aydınları da ”Türk hümanizmi” ekseninde harekete geçiriyor, Kürt’e tavır aldırıyor. Iğdişleştirilmiş Türk halkı, beyni ve vijdanı satın alınmış Türk bilim adamı, sanatçısı, yazarı ve çizeri, aydını Kürt’e düşman ediliyor. Kürt’ten söz eden herhangi bir kurum ve kuruluş derhal izole edilerek, afişe ediliyor, saldırılara açık hale getiriliyor. Insani değerlerle donanmış, etnik ve sınıfsal orijini ne olursa olsun, amacı sadece ”insan hakkını arama, koruma ve kollama” olan kurum ve kuruluşlar, Türkiye’de en mağdur insanlar olarak Kürtlere yapılan zulmü teşhir ettiği için, tecrit edilmeye çalışılıyor. Bunu TSK planlıyor, Türk kurum ve bireyleri de uyguluyor. Türkiye Insan Hakları Derneği’ni TSK’nin direk ve indirek telkinleri ve tehditleri ile ve de ”Kürtleri koruyor” ithamıyla terkeden yazar, çizer ve aydın Türkler, TSK’nin savaşçı politikalar üreten değirmenine su taşıyorlar. TSK, Türkleri batağa götürüyor. TSK, bu son zamanlardaki atraksiyonlarıyla savaş boylarındaki hezimetini örtmek için sivil alanlarda Kürtlere karşı her boydan ”Türk cephesi”ni örgütlüyor. TSK, Kürtlere karşı tüm Tük güçlerini aktivleştirerek kuşatma stratejisi izliyor. Türk halkı, TC’nin sivil idarecileri, sivil kurum ve kuruluşları, Türk medyası, TSK’nin bu ”Enverci” ve ”Talatçı” macera politikalarına çanak tutarak, geleceklerini karartıyorlar. Öte yandan TSK’nin savaşta ısrarı, Kürt ve Türk konumlanmasını tahkim ediyor. TSK, Türk tarafında homojen anti Kürt tavrı geliştirmekte hayli mesafe alıyor. TSK Genel Kurmay başkanının 5 Ağustos’ta Afganistan’dan dönen TSK birliğini karşılama töreninde yaptığı konuşma bu tespitimizi doğruluyor: General Özkök şöyle diyor; ” Türk Silahlı Kuvvetleri, halkı eski acılı günlere geri götürmeyi amaçlayan bölücü terör örgütüne karşı mücadelesini kısıtlanmış yetkilerine rağmen özveriyle sürdürmektedir ve sürdürmeye devam edecektir. Bu mücadele, Türk Silahlı Kuvvetleri ve diğer güvenlik kuvvetleri yanında, bütün halkımızın, yöneticilerimizin ve sivil toplum kuruluşlarının da iştirakiyle, topyekün bir tarzda yapıldığında daha etkileyici sonuçlar elde edilebilecektir. Terör örgütlerinin en korktuğu şey, toplumun kendilerinden başka tamamının el ele, gönül gönüle bir karşı cephe oluşturmasıdır.”. Bu konuşmada anahtar sözcük ”cephe”dir ve TSK genel Kürt ulusal hareketini, ama özellikle etkili silahlı savaşım verdiği için PKK’yi kökten yalıtlamaya dönük son derece hainane bir konsept geliştiriyor. TSK, kendi sistematik terörünü perdelemek için, uluslararası alanda tepki çeken ”Terör” kavramını ”cephe” kurma çalışmalarının odağına yerleştirerek, olabildiğince geniş bir ”anti Kürt” -tabi onlar ”anti terör” diyorlar ama siz onların ”terör” kavramını ”Kürt” olarak okuyun-, ittifak oluşturuyorlar.
TSK, şimdi bununla da kalmıyor, geleneksel ”beşinci kol yaratma” politikalarının yaşam bulması için düşmanca plan ve projeler geliştiriyor. TSK’nin, çok az sayıda da olsa, Kürt halkı içinde yarattığı işbirlikçilik ve cahşlaştırma yetmiyor, şimdi de Türk medya, üniversite ve aydın çevrelerini devreye sokarak, Kürt adıyla Kürt cephesinde bölünme yaratmak istiyor. TSK, hümanizm, demokrasi, insan hakları, barış, özgürlük adına belirli aktiviteleri olan Türk aydınlarını, medya mensuplarını, bilim adamlarını yönlendirerek, Kürt aydın ve politikacılarını etki altına almaya, ”farklı düşünün”, ”farklı davranın”, ”PKK diktatörlüğüne karşı baş kaldırın” telkinleriyle Kürt halk cephesini dağıtmaya çalışıyor. TSK, Kürtlere karşı Türk cephesini homojenleştirmeye çabalarken, görece pozitiv homojen Kürt cephesini negativ heterojenleştirmeye sürüklüyor. TSK’nin provakasyonu, manipülasyonu ve de yönlendirmesiyle ”durumdan vazife çıkaran” Türk medya, bilim ve yazın dünyasının, terör mağduru, anti demokratizm kurbanı, sömürgeleştirilen ülkenin halkı, dili, kültürü, folklor ve sanatı asimile edilen, aslında kimliksizleştirilmek istenen Kürtlere tavsiyesi ne acı ki; ”başınıza musallat olan PKK terörünü kınayın”, ”milliyetçilik yapmayın”, Kürt ve Kürdistan adına meşru savunma savaşımı veren üzüm yaprağı gibi tertemiz, su gibi berrak ”gerillaları ve eylemlerini terörist olarak mahküm edin”, ”PKK terör örgütü ile aranıza mesafe koyun” oluyor. TSK bu saldırgan, sindirmeci baskısını had safhaya çıkardı. TSK sağ ve faşít kesimleri eylemsel olarak harekete geçirirken, merkez liberal ve sol ve demokrat kişi ve çevreleri de ”huzur ve barış ortamı” demogojisiyle etkiliyor ve güya ”Kürt milliyetçi terörü”ne karşı tavır almaya zorluyor. TSK iç kamuoyunu zapturapt altına aldıktan sonra, Kürdistan’daki seferini yaygınlaştırıp Güney Kürdistan’ın en azından stratejik kuzey şeritini içine alan geniş bir işgal operasyonu planlıyor. TSK, ısrarla ”PKK terörü ile Kürt kökenli Türk vatandaşlarımızı[!] ayırıyoruz” söylemiyle Kürt iç çatışmasını yaratmak istiyor. Güya TC devletinin güvenliği adına hesapsız, sınırsız ve de denetimsiz harcamalarla silah satın alan, pervasızca operasyonlar planlayıp uygulayan TSK, aslında kendi halkına karşı tam bir ”güvenlik krizi” yaratarak, yine halkını ”güvensiz ortam”a atıyor. Ne ki, herşeye karşın TSK’nin Kürt’ü yoketme savaşı, bu yeni devrede de başarısızlığa uğramaya mahkümdür. TSK haksız bir savaş içinde batağa saplanıyor. Genel Kürdistan ulusal kurtuluş hareketi ve Kürt silahlı kuvvetleri ise haklı, meşru bir savunma savaşı veriyor ve bu haklı savaşımla Kürt’ün ”makus talihini” tersine çevirerek, TC işgaline son vermek istiyor. Bu bakımdan özgürlük, eşitlik ve demokrasi savaşı veren Kürt halkı ve Kürdistan Silahlı Kuvvetleri’nin başarası kaçınılmazdır.

Kürtler ne yapıyor
TSK’nin anti Kürt savaş stratejisi en acımasız haliyle sürerken Kürt halk cephesi ne durumdadır. Kuzey Kürdistan ulusal kurtuluş savaşımı, örgütsel ve politik olarak özellikle 1984 silahlı direnişinden itibaren ağırlıkla PKK insiyatifinde gelişti. PKK’nin örgütleyip, planlayıp ve uyguladığı silahlı gerilla savunma savaşımı TC’nin sömürgeci sisteminin çeperlerinde onarılmaz gedikler açtı. TC’nin beklemediği an ve kapsamda, şiddetli ve zamanla büyüyerek kitleselleşen silahlı Kürt halk direnişi, aslında TC’nin uzun vadeli Kürt’ü eriterek yoketme planlarını altüst etti. Telaşla ön almaya çalışan TC, askeri gücünü son kerteye dek devreye soktu ve Kürdistanı yakıp yıkarak demografik yapıyı bozmaya, bir tür ”tehcir”e kalkıştı. Ciddi fiziksel tahribatın yanısıra, azımsanmayacak zora dayalı göçlerle Kürdistan’ın stratejik bölgelerini insansızlaştırmaya, bu yolla gerillanın lojistik destek alan ve güçlerini daraltmaya, zamanla da yoketmeye yöneldi. Ama öte yandan TSK’nin bu saldırgan ve imhacı politikaları, yükselen Kürtlük bilincini, Kürdistan’ı sahiplenme duygusunu arttırdı. Bu şuurla donanan Kürt gençleri gerilla saflarını güçlendirdiler. Halk özgüven kazandı ve artık TSK’nin yaratmak istediği o korku çemberi aşıldı. Bu safhadan itibaren, savaş veren sadece dağdaki gerilla değildi. Kent içleri ve varoşlar da devreye girdi, canlanma başladı ve bu kez kadın ve çocuklar militanlaştı. Bu süreçte hernekadar sürükleyici güç PKK olsa da, diğer Kürt politik güçleri de genel ulusal kurtuluşçu ekseni korumaya özen gösterdiler. Ne var ki, bu ”spontan” ulusal dayanışma 90lı yılların sonuna kadar devam edebildi. Özellikle PKK liderinin mahkeme sürecinde geliştirdiği yeni tavır ve politikalar, silahlı savaşımın durdurulması, gerilla güçlerinin geri çekilmesi ve çok naivce TC ile geliştirilmek istenen diyalog, PKK dışı politik çevrelerce rağbet görmedi, aksine sert bir üslupla muhalefet edildi, hatta PKK ile ipler koparıldı. Bu çevrelerce, PKK Kürdistan ülküsünden uzaklaşmakla suçlandı ve ne yazık ki bu karşıtlık çok daha kötü bir tonda hala sürüyor. Kürt politik dünyasına sertlik egemen oldu, Kürt dayanışması yokedildi ve birbirlerine soluk aldırmayacak derecede karşıt olan güç ve çevreler, kişiler, kendi pozisyonlarını koruyarak anti PKK cephesinde birleşemeselerde, dirsek temasına girdiler. PKK muhalifi Kürt güçleri, demokratik muhalefet haklarını, kötü zamanlama, kötü yöntem ve araçlarla öylesine sert bir eksende yürüttülerki, bu tavır almadan genel Kürt ulusal kurtuluş hareketi, Kürt halkı yarar görmedi. Aslında bu sertlik ve de Kürt ulusal dayanışmasını yok eden politikalardan en başta o örgüt ve çevreler zarar gördü. Tümüyle anti PKKcilik üzerine bina edilen politikalar, PKK muhalifi güçleri de büyütmedi, aksine daralttı. Oysa PKK görece sağa kayan ”yeni politikaları” ile de Kürt davasını sürdürüyordu ve bu eleştiri sınırlarını aşan ”itham” haksızlıktı. PKK’nin politika değişimi, geliştirdiği yeni söylem tutarlı bir biçimde eleştirilebilir, alternativ politikalar önerilebilirdi ve bu onların hakkıydı. Bu yapılmadı, klasik ”hain edebiyatı” jargonuyla ”yargısız infaz” yapıldı. Bu iç gerginlik ve PKKyi ulusal saflarda görmeme tutumu Kürt halk saflarında etkili olmadı ama yine de göreceli de olsa olumsuzluklar yarattı. Tabi doğal olarak TC ve TSK bu Kürt iç gerilimini derinleştirmeye, Kürtleri çatıştırmaya uğraştı, ancak başarılı olamadı. Bunda Kürt halkının sağduyusunun yanısıra PKK’nin de saflarını yara bere alsa da sıkılaştırmasının belirleyici payı vardır. Elbette bu zaman diliminde gelişen Türkiye-AB ilişkileri ve AB’nin Türkiye’yi preslemesi de pozitiv rol oynadı. Ne ki, bugün de devam eden gerilimli Kürt politik dünyası ve politik örgütler arasındaki derin ayrılık, iç çatışma potansiyeli taşıyor ve bu riskli süreç, özellikle TC ve TSK’nin ciddi anlamda provakasyonel tehdidi altındadır. Kürt politik dünyası, politik enstrümanlar, etkin politik figürler, yaşamsal derecede önemli olan ”Kürt ulusal dayanışması”nı bu zararlı dış etkilerden korumak durumunda değil, zorundadırlar. Kürt politik dünyası bir bütün olarak Kürdistan ve Kürt halkının yarar ve çıkarlarını gözetmek zorundadır ve bu onların sadece Kürt olarak varlık nedeni değil, aynı zamanda politik olarakta varlık nedenidir. Kürt ulusal dayanışması, Kürt halk yararı politik ve örgütsel olarak ”tekleşmeyi”, ”monolitikleşmeyi” gerektirmiyor. Aksine politik ve örgütsel olarak demokratik çoğulculuk Kürt halkının yararınadır, Kürdistan’ın demokratik kuruluşunun güvencesidir. Ne ki, iç politikadaki demokratik çoğulculuk korunmaya çalışılırken, dış politikada da ulusal demokratik dayanışmanın yaratılması gerekir. Içte sıkı bir demokratik rekabet, tartışma olmalı, ama dış politikada, dış dünyaya karşı da yine demokratik tartışma ve konsensusla yaratılan sağlam bir ulusal demokratik birlik ve dayanışma sergilenmelidir. TC bunu yapıyor, dünya bunu yapıyor ama ne acı ki Kürt politik dünyası bunu başaramıyor, aslında başarmak istemiyor. Kürt politik dünyası bir bütün olarak bu olumsuzlukta pay sahibidir. Esasen Kürt politik dünyasında, demokratizm, hoşgörü, ulusal dayanışma, özgür ve demokratikçe tartışma ve ortak eğilimler yaratma, demokratik rekabet normları yoktur. Kürt politik dünyasına anti demokratizm ve hegamonyacılık egemendir. Bu negativ özellikler bin kişilik örgütte de var, beş kişilik örgütte de. Kitleleri seferber edebilme yeteneği gösteren örgütlerde, sadece internet gibi sanal dünyada politik ve örgütsel uğraş içinde olanlarda bu hastalıktan muzdariptirler. Kürt politik ve örgütsel dünyasında ne yazık ki, insan amaç değil araçtır. Araç olması gereken örgüt amaçtır. Kürt politik dünyasında tabuculuk, tapınmacılık gibi dogmatizm de handikapların ana kaynağıdır. Dolayısiyle bu hastalıklardan, zararlı küflerden, şiddetli sancılardan arınma ve kurtulma zaman alacaktır. Kürt toplum yapısı, sömürgeci statü, eğitimsizlik gibi iç ve dış olumsuz etkenlerin belirlediği ve beslediği bu sakatlıklardan kurtulmak için çok ciddi çabaların olması gerekir. Bu olumlu çabanın önünde ve içinde olması gereken politik öncüler ve aydınlanmacı kişi ve çevreler, eğer kendileri bir iç çatışma ve gerilim içinde iseler, kuşkusuz süreç olumlu yönde seyretmez. Kürt politik ve örgütsel dünyası sürekli iç çatışma yaşadı ve aslında bundan zarar gördü, düşman ise azami derecede yararlandı. Ayrıca Kürt örgütleri kendi iç ideolojik, politik ve örgütsel sorunlarını da son derece primitiv tarzda, anti demokratik yöntemlerle güya ”aşmaya” çalıştılar. Örgütler monolitikleşmeyi, kışla hiyerarşisi ve disiplinini esas aldılar, iç demokrasiye yol ve fırsat vermediler. Egemen merkez kliği ile farklılaşan her üye veya sempatizan acımasızca linç ve infaz edildi. Bu linç ve infaz bazen akıl almaz iftira ve karalamayla yapıldı, bazen de silahla gerçekleştirildi. Bu çirkinliği yaşamayan Kürt örgütü yok gibidir. Zaten mevcuttan ayrı ve demokratik bir yapıyla varolmayı hedefleyen örgütler de Kürdistan politik sahasında nefes alamadılar. Bugün ”muhaliflerini öldürüyorlar” diyerek birbirine karşı muhalefeti sertleştiren Kürt örgütlerinden hiçbirinin bu manada sicili temiz değildir. Gerek tekil olarak örgütlerin ”iç muhaliflerini” fiziki şiddetle ”bertaraf” etmeleri, gerekse ahlak dışı karalamalarla ”politik itibar infazı” yapmalarının hiçbir gerekçesi yoktur ve böylesi yaklaşımlar en hafif deyimle insanlık dışıdır. Ne var ki, düşman soluk aldırmaz abluka ve saldırılarını çok yönlü arttırırken, Kürt politik örgütlerinin bu ne yazık ki tarihsel ”düşmanlık” handikapını aşmaları gerekir. Kürt ve Kürdistan davası ağır bir sorumluluk gerektiriyor. Kürt politik güçlerinin bu ”kapışmacı” rekabeti terketmeleri, iç dinamizmi geliştirici demokratik rekabet normlarına uygun davranmaları, dış düşmana karşı da ”ulusal yarar” ekseninde sıkı bir dayanışma içine girmelidirler. O nedenle çare yine bu artılı eksili politik örgüt ve çevrelerin, aydınların ulusal dayanışma sorumluluğu ile davranıp süreci ilerletici bir işlev görmeleriyle olanaklıdır ve bu görevden kaçınılmamalıdır. TC ve TSK’nin Kürt dayanışmasını yokedici politikaları, buna yönelik provakativ çabaları yine ancak bu Kürt ulusal dayanışma esprisiyle önlenebilir ve bu yapılmak zorundadır. Kürt politik güçleri birbirlerini demokratik rekabet koşulları içinde olduğu gibi kabullenip ulusal dayanışma kriter ve gereksinimlerine göre pozisyon almalıdırlar. TC ve TSK’nin Kürt ulusal dayanışmasını sabote etme girişimlerini boşa çıkarmak için açıkça, ”PKK terörist değil, genel Kürt ulusal hareketinin bir parçasıdır” denmelidir. Gerilla gücü Kürt ulusal kurtuluş hareketinin özgürlük savaşımcıları ve Kürt silahlı kuvvetleri olarak ifade edilmelidir. Kürt ulusal demokratik güçleri olarak tüm parti ve örgütler, aydınlar, TC ve TSK’nin topyekün geliştirdiği anti Kürt politikalara karşı etkin bir ulusal dayanışma yaratarak bunu deklare etmelidirler ve Kürt politik dünyasındaki demokratik çoğulculuğun, TC ve TSK’nin imhacı politikalarına karşı, Kürt ulusal dayanışmasının garantisi olduğu belirtilmelidir. TSK’nin açıkça örgütlemeye çalıştığı azami genişlikteki ve spesifik olarak ”anti PKK”, ama genel anlamda anti Kürt cephesine karşı, tüm Kürt ulusal güçleri de öncelikle bir Kürt ulusal dayanışma deklerasyonu ile karşı pozisyon almalıdırlar. Böylesi bir ilk çıkış, süreç içinde geniş ve kalıcı Kürt ulusal dayanışmasına dönüştürülebilir. Bu tavır, TC’nin, TSK’nin ve diğer bilumum uğursuz anti Kürt güç ve odaklara verilebilecek en etkili yanıttır. Kürt politik güçleri, aydınları, içte demokratik çoğulculuk esprisine uygun olarak ayrı durmalı, ama dışta TC ve TSK’ye karşı ortak güçle vurmalıdırlar. TSK’nin bugünlerde gayet bilinçli ve planlı olarak geliştirdiği Kürdistan ulusal kurtuluş savaşımını kuşatma harekatı, sağlam bir ulusal dayanışma hareketiyle yarılmalı ve giderek dağıtılmalıdır. Unutmamak gerekir ki ulusal dayanışma düşmanı çökertir, ama ulusal çatışma düşmanı güçlendirir. Anti Kürt güç ve çevrelerin koro halinde tavır aldığı ABD’nin Bağdat ikinci derece elçisi, 14 Haziran da, Kürdistan’ın başkenti Hewlêr’de ve Kürdistan Parlementosu içinde, KDP lideri Mesut Barzani’nin, Kürdistan başkanlık yemini töreninde yaptığı konuşmadaki şu dostluk içeren tümce tüm Kürtleri derince düşündürmelidir. Amerikan elçisi hem o güne dek birbirlerinin başını yiyen Mesud Barzani ve Celal Talabani, hem de Kürtleri Saddam’ın yenilgisine rağmen hala da kabullenmekte zorlanan yeni Irak’ın Arap yöneticilerinin huzurunda, tümünün gözlerinin içine bakarak ve tabi medya kanalıyla da Kürt düşmanı komşu devletlere de ulaşabilecek şu mesajı verdi: ”dağınık olduğunuzda düşmanlarınız bayram ediyor, onlara bu fırsatı vermeyin” diyordu Kürtlere. TSK’nin Kürdistan’da yoketmeye yönelik operasyonlarının ağır bir biçimde sürdürüldüğü bir zamanda, ”Türkiye PKK’yi gerçekten bitirmek istiyor mu istemiyor mu diye sormak lazım.” diyecek kadar kendini yok eden Kürt, Amerikan elçisinin sözünü kulağına küpe etmeli ve becerebilirse eğer düşünmelidir. TC ve TSK’nin öldürdüğü her Kürt, her Kürt gerilla Kürt’ü yok ediyor! TC’yi masaya oturtmanın, TSK’yi bertaraf etmenin, Kürt’e özgürlük getirecek gerçek barışın yolu Kürt iç dayanışmasından geçiyor. Kaldı ki, ısrarla sözü edilen şu altı yıllık ”çatışmasız dönem”i de yine PKK tek yanlı olarak TC ve TSK’ye sundu ve karşılığında da yakım ve yıkım aldı! PKK’nin altı yılda ”tepside” sunduğu güya ”huzur ortamı”na TC ve TSK elini bile uzatmadı, aksine devlet terörüne hız verdi. PKK’nin genel ve spesifik hataları, politik zaaf ve zigzagları, onu düşman görmeye, izole etmeye gerekçe olamaz. Kaldı ki, böylesi bir tavrın kıymeti harbiyesi de olmaz. TC ve TSK, silahlı Kürt direnişini örgütleyen, yöneten, Kürdistan ve Kürt halk davası uğruna binlerce şehit veren ve hala bu savaşımı sürdüren PKK ve gerilla gücüne, terörist dediği, onu düşman gördüğü ve yoketmek için vurduğu sürece, PKK ile dayanışmak, destek olmak Kürt ulusal dayanışmasının gereğidir. TC ve TSK’nin bu imhacı politikaları devam ettiği sürece, PKK’nin -bu başka bir Kürt örgütü de olabilir- politik ve örgütsel hatalarına karşı uyarıcı, yapıcı eleştiri mekanizmasının kullanılması gerekir, ama düşmanın ”acaba” diyebilecği söylem ve tutumlardan, ulusal yarar adına imtina edilmelidir.
PKK de, varolan politik sürecin avantajlarının ilelebet baki olmadığını bilerek, ulusal dayanışmanın kendi dışındakilerce sadece ona gösterilmesi olarak son derece yanlış bir algılamadan kurtulmalı, kendisi de ulusal dayanışmacı olmalı ve pratik gereklerini yerine getirmelidir. Objektiv olarak bugün Kuzey Kürdistan’da, en azından stratejik bölgelerde, iktidar gücü PKK’dir. Ne ki, en başta PKK bilmelidirki ”iktidar” sürekli değildir. Verili koşullarda ulusal kurtuluş savaşımının öncü gücü olmak ve gerilla savaşını kumanda etmek ”imtiyazlı” olma hakkını vermez. Yokedilmek istenen bir ulusun kurtuluşunu kendine amaç edinen örgütler, iktidar ve muhalefet dengesini demokratik norm ve kriterler içinde korumalı ve ona göre davranmalıdırlar. PKK, içte bir iktidar gücü olarak, yerel yönetim politikaları, pratikleri ve diğer uygulamaları bakımından, demokratik denetim mekanizması anlamında, muhalefet tarafından elbette eleştirilmeli, alternativ projeler halka sunulmalıdır. Ama dış düşmana karşı ulusal kurtuluş savaşımını zaafa uğratacak pozisyonlara da düşülmemelidir. PKK ve silahlı kuvvetleri, en önde Türk sömürgeci rejimine, TC ve TSK’nin fiili işgaline karşı savaş veriyor. O nedenle, PKK iç politika arenasında demokratik muhalefet görevi ve sorumluluğu içinde eleştirilmeli, TC’ye karşı savaşım ve dış politika kapsamında ise dayanışılmalıdır. Iktidar ve muhalefet diyalogu yokolduğu zaman, onun yerini monolog alır ve bu diyalogsuzluk tüm taraflara negativ olarak yansır. PKK’yi dışlama ve diyalogtan kaçınma, karşılıklı yanlışların kronikleşmesine, karşıtlığın derinleşmesine neden oluyor ki bu negativ ortam Kürdistan ulusal kurtuluş savaşımına ciddi boyutlarda zarar veriyor. Kuşkusuz özveri ve ulusal dayanışmacılık tek taraflı olmaz. PKK de bu ulusal dayanışmayı beklerken, kendisi de aynısını yapmalıdır. PKK, ben büyüğüm, silahlı gücüm var, en çok savaşımı ben veriyor, ben ağır bedel ödüyorum diyerek sadece kendisinin mutlak olarak desteklenmesini, asla eleştirilmemesini beklememelidir. Mağdur bir halkın, mağdurlaştırılmış örgütü olarak PKK’nin verdiği savaşımın bir amacı da demokrasidir ve o nedenle de demokratik norm ve kriterlere en fazla uyum ve uygunluk göstermesi gereken politik organizasyonun o olması gerekir.
Kürt halkı kazanacaktır, yeter ki ulusal dayanışmasını diri ve sağlam tutsun.

ROJAN HAZIM
05 Ağustos 2005