mandag den 16. januar 2012

Bir likidatör olarak Kemal Burkay - ROJAN HAZIM



Burkay üzerine kısa bir yazıyı sunmadan şu genel doğruları belirtmek gerekiyor. Özgür ve demokratik bir Kürdistan için savaşım verenler, Kürt toplumunun demokratik inşası için de savaşım veriyorlar veya vermelidirler. Özgür ve demokratik Kürdistan toplumu inşası ulusal kurtuluş savaşımı sürecinde başlaması gereken bir görevdir, kurtuluş sonrasına ertelenemez. Açık toplum, demokratik toplum, çok sesli toplum, düşünce özgürlüğü yani herkesin kendini özgürce ifade etmesi gereken bir demokratik sistem, Kürdistan’ın özgürlüğü ve bağımsızlığı için savaşım verenlerin ortak amacıdır, olmalıdır. Bu kapsamdaki görev ve sorumlulukların yaratttığı ortak bir zemin var ve bu da ulusal demokratik platformdur. Ulusal kurtuluş sürecindeki ana ölçü sömürgeci ve işgalci güçlere karşı dikkat edilmesi gereken ulusal ödevlerdir. Ulusal kurtuluş yelpazesi çok geniş ve çok sesli olacak, çok renkli olacak, fikri bir heyecan ve dinamizm olacak, politik program ve projeler bazında karşılıklı demokratik rekabet olacak, demokratik tahammül gösterilecek ve bu ulusal zeminde ulusal kurtuluş savaşımı ortaklaşa bir sorumlulukla yürütülecek. Özcesi Kürt ve Kürdistan demokrasisi, Kürt ve Kürdistan demokratik dinamiklerinin eseri olacak, icazetli olmayacak. Içteki manzaranın bu olması gerekir. Sömürgeci ve işgalci güçlere karşı ise ortak ulusal demokratik paydada birlikte hareket edilecek ve sağlam bir güçbirliği ile savaşım sürdürülecek ve başarı ortaklaşa elde edilecek. Hiçbir ulusal dinamik bu ortak ulusal zemini tahrip ve sabote etmeyecek. Iç eleştiriler asla sömürgeci rejim çeperlerinden yapılmayacak, düşmanın elini güçlendirmeyecek, işgalci güce manevra kabiliyeti kazandırmayacak, sömürgecilerin değirmenine su taşımayacak. En sert iç eleştiriler yapılsa da bu ortak hareket zeminini yok etmeyecek. Yani ayrı durulabilecek ama kesinlikle ortak vurulacak. Bu iç ve dış görev ve sorumluluklar ulusal kurtuluşçuların temel ulusal ve de ahlaki normlarıdır, olmalıdır. Kuşkusuz kimse eleştiriden muaf değildir. Verili şartlarda Kürdistan’ın kuzey yakası kurtuluş savaşımına kumanda eden ve aynı zaman da iktidar gücü olan PKK başta olmak üzere politik ve sivil demokratik arenada yer alan kişi ve örgütler, herkes eleştiriye muhataptır ve bu savaşım dinamiğinin doğal seyridir. Eleştiri karşısında imtiyazlılık yoktur. Kürdistan ulusal kurtuluş sürecini yanlışlardan, sapmalardan korumanın, arındırmanın yoludur haklı ve yapıcı eleştiri. Lakin eleştiri doğru ve geliştirici olmak durumundadır. Burkay’ı ele alırken bu genel doğrulardan hareket edilmeli ve yerli yerine oturtulmalıdır.

Burkay’ın politik serüveni
Kemal Burkay politik serüvenini misyonuna uygun sürdürüyor. Burkay’ın bugün yaptıklarını ”şaşılacak şey” olarak görüp kızanlar, değişik tarz ve tonda tepki gösterenler, tabi özellikle yeni kuşaklar, Burkay’ın politik serüveninin tüm boyutlarını bilmedikleri için Kemal Burkay’ı gereğinden fazla ”ciddiye” alarak reaksiyon gösteriyorlar. Bu yanılgıya karşın yine de yurtsever duygularla gösterilen reaksiyonun dozu anlaşılabilirdir. Kürdistan’ın özgürlüğünü, bağımsızlığını politik ve de insani olarak amaç edinenler, bu uzun erimli savaşım sürecinin en kritik ve zorlu dönemlerinden birinde ”bir şekilde öne çıkan” Burkay’ın Kürdistan ulusal kurtuluş idealine sırt çevirdiğini sanıyorlar. Oysa Burkay’ın 60’lardan itibaren şu veya bu şekilde içinde yer aldığı veya 70’li yıllarda da konjonktürel olarak ”vitrinde” göründüğü zaman dilimini, 80’li ve 90’lı yıllarda da politik tükenmenin hızlandırdığı ruhsal bunalımın azami etkileriyle yuvarlandığı ”derin”likleri, 2000’li yılların başlangıç yıllarında da tümden bitmişliğinin yarattığı altüst oluşu, bu total negatif ruh halini bizzat kendisinin kaleme aldığı ve kendince ”anı” dediği ”yazı taslakları”ndan okusalar, bu denli ”çıtası yüksek” bir tepkiye gerek duymazlar.
Kemal Burkay’ın 60’lı yıllardan itibaren başladığını iddia ettiği politik serüveninin belirleyici özelliği likidatörlüktür. Kemal Burkay 60’lı yıllardan itibaren, gerek teorik gerekse pratik düzeyde, Kürt ve Kürdistan davasının içten ve dıştan likide edilmesi için çalışmış bir politik meczuptur. 60’lı yıllarda Kürdistan aydınları ve yurtseverleri içinde bağımsız örgütlenme ana damarı gelişirken Burkay ”Kürt orijinli” biri olarak ”Türkiye Misak-ı Millisi”ne entegre örgütlenmeler içinde yer alarak likidatörlüğe soyundu. Burkay bu uğursuz ”vazifesini” yerine getirirken öyle ciddi sayılabilecek ”risklerle” de karşılaşmadı, kazara takıldığı çok kısa ”hapis”lik dönemlerinden de kolayca ”sıyrılmayı” her nasılsa becermiş biridir. 70’li yılların başındaki kısa ”kesinti” döneminde çıktığı ”yurtdışı serüveni”nde de likidatörlüğüne uygun bir pratik içinde oldu.
74 itibariyle gelişen yeni süreçte yer alırken de temel hedefi yine likidatörlüktür. Kürdistan ulusal demokratik devriminin temel karekterine uygun en geniş yelpazeli ulusal kurtuluş cephesini yaratma eğilimlerininin güçlendirilmesi yerine, o dönem dünya konjonktürünün egemen olduğu politik mevzilenmenin temel karekteristiğinin ardına gizlenerek ”sosyalist makyajlı” likidatörlüğünü sürdürdü. Burkay’ın bugün de bir politik sermaye olarak kullandığı 70’li yıllar ”meşguliyeti”nin esasında Kürdistan ulusal kurtuluş savaşımını zafere götürecek Kürdistan ulusal kurtuluş cephesinin yaratılmasını önlemeye dönük ”zihniyet ve pratiği” vardır.
70’li yıllarda, sosyalizm ve hümanizm gibi yüksek değer ve ideallerle Kürdistan ulusal kurtuluş savaşımı içinde yer alan birçok Kürt ve Kürdistanlı, o döneme özgü şartlar içinde görece ileri olan, sosyalizmden söz eden bir ”politik eğilim”e [75 ve sonrasında] yöneldiler. O şartlarda bu politik eğilimin [ÖY] önde görünenlerinden biri olan Burkay, Kürdistan’ın yükselen özgürlük ve bağımsızlık dalgasını ”Türkiye Misak-ı Millisi”ne ”adapte etme” düşüncesiyle hareket eder ve o dönemin dinamizmi içinde gerçek oportünist yüzünü dolaylı yöntemlerle maskelemeye çalışırken, bir ayağını da Türkiye sosyal şoven hareketlerinin içinde tutmaya gayret etti. Ne ki, içinde olduğu ”politik eğilim” [Özgürlük Yolu], özellikle 76’dan itibaren Kürdistan ulusal kurtuluş savaşımına inanan dinamik, bilinçli ve militan kadroların öncülüğü ve etkinliğiyle, onun Ankara merkezli sağ oportünist manipülasyonuna karşın, Kürdistan’da ana tabanını buldu, gelişti ve etkin bir politik harekete dönüştü ki ben de o sürecin içindeydim. Kürdistan’daki bu gelişme ve yükselme döneminde onun temel belirleyici pratik bir katkısı yoktur. O Kürdistan sathındaki bu hızlı gelişmeden esasen tedirginlik duydu ve bu gelişme dönemini yavaşlatmak, hızını kesmek ve de ulusal kurtuluş rayından saptırmak için adına ”ideolojik savaşım” dediği ama aslında bilimsel teorik ve de tutarlı ideolojik içerikten yoksun yavan yazılarla sadece sığ polemikler geliştirdi. O dönem Kürdistan’daki genel teorik ve ideolojik bilinç düzeyinin geriliği içinde, sol cenahta pek moda olan ”ajit-prop” yazılarla Burkay kişisel olarak kısa dönemli ”popülarite” kazansa da bu ”balayı” uzun sürmedi, çünkü Burkay’ın yazılarında ”felsefi derinlik” ve ”düşünce” adına bir ”cevher” yoktu.
Kürdistan ulusal kurtuluş savaşımının ana karekteristiği, savaşım sürecinde şu veya bu ölçüde yer alan kişi ve ”politik eğilimler”in aktivliği, halkın özgürlük isteminin kabarması, sömürgeci devletle olan savaşımı keskinleştirdi. Bu dönem ulusal demokratik güçlerin birliğinin kendisini acilen dayattığı zaman dilimidir. Bu döneme uygun kimi birlikler geliştirildi ancak pratikte işlevsizleştirildi. Bunda Burkay’ın likidatörlüğünün belirleyici rolü vardır. Herşeye karşın bu sürece uygun kazanımlar Türk devlet sistemini Kürdistan ulusal demokratik güçlerini toptan imhaya götüren şiddetli bir saldırıya yöneltti ve 80 askeri faşist cuntası tertiplendi ve hayata geçirildi. Burkay, hemen her kesimin ortak sezisi olan darbenin gelişi öncesi, yani cuntaya beş kala yurtdışına gitti. O yutdışına giderken likidatör rolünü kendi örgüt yapısı içinde de oynadı. ”Benden sonrası tufan” anlayışıyla hareket etti ve Ortadoğu’da da kalmayarak soluğu Almanya’da aldı!.
Burkay’ın Avrupa’ya geçmeden kısa bir süre konakladığı Ortadoğu alanında da yaptığı tam bir likidatörlüktü. Burkay bir yandan örgütsel toparlanmayı sabote eden entrikalar geliştirirken, öte yandan parti tüzüğü ve programı gereği kendi partisi içinde silahlı savaşım hazırlığı yapan öncü kadroların tasfiyesini planladı. Yine o sahada gerek ”parçalar” düzeyinde ve gerekse bir bütün olarak Kürdistan genelinde ulusal demokratik güçlerin birliğini sağlamaya dönük örgüt içi ve diğer ulusal dinamiklerin çabalarını eşi görülmemiş dolaplarla bertaraf etti. Ona rağmen oluşan birlikleri kendine özgü entrikalarla likide etti. Anti birlikçi davrandı, oluşma süreçlerini de kısa dönemli içine girerek dağıttı. 80 öncesi UDG’den, Ortadoğu’daki Hevkari’ye ve Avrupa’daki Tevger ve ”Sol Birlik”e kadarki güç birliği denemelerinin içine girerek sabote etti, dağılmasını bir şekilde sağladı. 90’lı yıllardaki PKK ile güçbirliği sürecini de yine aynı hesaplarla işlevsizleştirdi.
Burkay’ın 60’lı, 70’li, 80’li, 90’lı yıllardaki politik aktivitesinin temel amacı likidatörlük oldu ve bu pratikte görüldü. 2000’li yıllarda yaptığıda aynı şeydir. O bir iflah olmaz likidatördür. Ve ne yazık ki bu uğursuz görevini bu ileri yaşına rağmen sürdürmekte ısrarlı görünüyor. ”Türk Misak-ı Millicisi” Burkay 60’larda başlattığı likidatörlüğünü 2011’de Türk Devleti’nin resmi isteği ve daveti ile artık dolaysız bir biçimde yapıyor.
Burkay 60’larda, 70’lerde yüksek bir arzu ile hayal ettiği TBMM’ye parlementer olarak girmeyi o yıllar başaramadı ama 2012’nin başında sistem partilerinin daveti ile bu kez bir likidatör olarak gerçekleştirdi. Gitti, bir TBMM salonunda, ”Insan Hakları Inceleme Komisyonu”nda Türk Devleti’ni ihya eden bir konuşma yaptı ve ezeli likidatörlük misyonuna uygun açıklamalarda bulunarak ordinaryüs likidatörlüğe terfi etmiş oldu!.
Bu yetmedi, Türkiye’ye devlet protokollü girişenden itibaren Türk medyasının her renk kutusuna, gazetesine konuk oldu Kürdistan ulusal demokratik hareketini parçalamaya dönük konuşmalar, açıklamalar yaptı, Türk Devleti’ne ”yararlı” tavsiyelerde bulundu ve son hızla bu ”TC’nin iyi yurttaş mesuliyeti”ni yerine getirmeye devam ediyor.

Silahlı savaşım bir yurt savunması eylemidir ve doğrudur
Burkay, Türk medyasına sunduğu herzelerinde ana tema olarak ”silahlı savaşıma” karşıtlığı işliyor. Kendisini silahlı savaşım karşıtı olarak göstermeye çabalıyor  ve bunu sürdürüyor. Likidatörlerin mayasında yalan vardır. Burkay’da bu karekteriyle bir yalan makinesi gibi sınırsız yalanlar üretiyor ve önce kendisini sonra da Türk Devleti ve şoven kamuoyunu inandırmaya çabalıyor. Kanal kanal TV’leri geziyor, sayfa sayfa gazetelere röportajlar veriyor ve tümünde de Kürdistan ulusal kurtuluş savaşımına öncülük eden PKK’ye, lideri ve öncü kadrolarına, yaşamını bir avuç özgür vatan için feda eden Kürdistan gerillası ve komutanlarına, yine bu sürece tümüyle Kürdistan ulusal kurtuluş  savaşımının temel çıkarları için destek sunanlara en bayağı sözcük ve kavramlarla saldırıyor. Bu saldırganlığına kimi zaman Türk medya silahşörleri bile hayretle bakakalıyor.
Burkay’ın bu konudaki tutarsızlığı ve oportünistliğine değinmeden şu ilkesel konuyu kısaca belirtelim: Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi bakımından silahlı savaşım taktiksel bir yöntem değil stratejiktir. Kürtler silahlı kuvvetlerini oluşturuken sadece Türk veya diğer sömürgeci güçleri Kürdistan’dan çıkarmak için değil aynı zaman da kendi özgür ve bağımsız ülkelerinin silahlı kuvvetini, güvenlik ve asayiş gücünü yaratmak için de oluşturuyorlar. Bunun en somut örneği Federal Kürdistan’dır. Özgürlük öncesi işgale karşı yurt savunması yapan pêşmerge kuvveti, şimdi de özgür vatanı koruma, güvenlik ve asayişi sağlama gücü olarak görev yapıyor. O nedenle silahlı kuvvet sınırlı bir zaman dilimi ve konjonktürel nedenlerle oluşturulan bir güç değildir. Bugün dünyanın büyükleri sadece ekonomik güç ve nüfus yoğunluğuyla baskın değiller, ellerinde stratejik amaçlı silah gücü olduğu için etkinler. Amerika sadece ”yeşil dolar” ile söz sahibi değil, elindeki ileri askeri güç ile bu konumdadır. Hal böyleyken henüz işgalci Türk ordusunu Kürdistan’dan çıkarmamış, özgürlük alanı yaratmamış bir Kürt hareketi silahlı gücünü tasfiye edemez, kaldı ki bu doğru da değildir. Bugünün gerilla gücü işgalciye karşı meşru yurt savunması görevi yaparken yarının özgür Kürdistanında da güvenlik ve asayiş gücü olacaktır. Yoksa ”Burkay’ın Federal Kürdistanı’nda(!)” güvenlik ve asayiş gücü yine Türk ordusu ve polisi olacak ki bu paradoksa ne denir?!.
Burkay özeline dönülürse; Burkay ”ben başından beri silahlı savaşıma karşıydım” derken boyunu aşan bir yalan söylüyor. Kuruluşunda yer aldığı, genel sekreterliğini yaptığı TKSP’nin [Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi] gerçekte kuruluş kongresi de olan 1. Kongresi Ankara’da yapıldı. [Bu kongrenin nerede toplandığını ”anı” dediği herzelerinin 2. cildinde açıkladığı için benim detayına girmeme gerek yoktur.] Bu kongrede ben MK ve Politbüro’ya seçilmemin yanısıra askeri komitenin de sorumlusu olarak MK ve Politbüro tarafından görevlendirildim ki genel sekreter de Burkay’dı. Bu komitenin diğer iki üyesi Nurettin Basut ve Ramazan Adıgüzel’di. [Bugün yaşamayan ikisini de saygıyla anıyorum ve Ramazan Adıgüzel’in 1987’de Almanya’da öldürülmesiyle ilgili rezervimi koruyor ve bu yazının kapsamı dışında tutuyorum]. 80 cuntası öncesi ve sonrasında silahlı savaşım planlaması yaptık. Kürdistan’ın doğu yakasına kalabalık bir sayıyla, hem kadro koruması hem de özünde silahlı mücadeleye hazırlık amacıyla gittik. Silahlı savaşımın eğitim safhaları özellikle 80 sonrasında Ortadoğu sahasında Nayif Havatme liderliğindeki Demokratik Cephe [Filistin’in Kurtuluşu için Demokratik Cephe] kamplarında yapıldı. [PKK kamplarıyla komşuyduk]. 82 sonbaharında Dicle nehri üzerinden Botan – Bahdîna – Hekarî sahasına geçmek üzereyken parti kararına uymayan, partinin bu gidişle ilgili verdiği çok özel görevi yerine getirmemek için savaşımı tasfiye amaçlı bir entrika içine giren Burkay, gidişimizi ”ağır alçak frekanslı” bir oyunla torpilledi ve örgüt içi likidatörlük yaparak aile efradını yanına aldı ve hızla kapağı Isveç’e attı. Bizim 82 sonbaharında [PKK’den iki yıl önce] silahlı savaşımı başlatmak üzere çıktığımız yolu kesen Burkay, bunu silahlı savaşıma ilkesel olarak karşı olduğundan değil, yerleştiği Avrupa hayatını riske etmemek ve en önemlisi de partiden savaşımcı kadroları tasfiye ederek örgütü küçültüp genel likidatörlük misyonunu yerine getirecek çapta tutmak amacıyla yaptı. Elbette bunlar bilinen nedenlerdi. Bir de bilinemez gibi görünen neden ve nedenler vardı. Birtakım çevreler Burkay’a, ”TKSP silahlı savaşımı başlatıyor, bunun faturası sana kişisel olarak ağır olacak” dedi. Büyük dava adamı olmayan, Kürdistan gibi büyük bir davanın onurla karşılanması gereken risklerini göze alamayan Burkay parti MK’sinin kararıyla atılan bu adımı bireysel müdahele ile engelledi ve hemen de Avrupa’ya gitti. Bu o zaman bizde ciddi kuşku yaratmıştı. Lakin bu ”sır müdahale” bugün artık bizce dört bilinmeyenli bir denklem olmaktan çıktı ancak bu yazının konusu olmadığı için detaya girmiyoruz...
Burkay  ”70’li yıllardaki görece en yaygın Kürt örgütü TKSP”yi, tasfiye edilen ve edilmeye çalışılan militan kadroların emeğiyle oluşan bu ”büyük gücü” tam bir likidasyon eylemiyle küçülttü, un ufak etti ve internet örgütü haline getirdi. Biz 84 sonunda Burkay’ın bu likidasyon eylemine sert ve kararlı bir tavır alarak yolumuzu büyük bir sayı ve güçle ayırdık. Ve zaten bizim ayrılmamızdan sonra da beli kırıldı ve bir daha da doğrulamadı. Bugün TC cephesinde sürüngenleşen Burkay o şiddetli acıyı hala unutamadı ki hem anı herzelerinde, hem de halen o militan, dinamik ve yetkin kadrolara saldırmaktan geri durmadı, durmuyor!. Son olarak, 92-93 döneminde de Kürdistan’ın güney yakasına güya ”silahlı mücadele” amacıyla gitti!. Çetrefil ilişkileri nedeniyle her ne hikmetse yeniden Avrupa yolunu tutarken ardında da bir yurtseverin cesedini birininin de yaralı bedenini bırakıp kaçtı ve yeniden ”kürkçü dükkanı”na, Stockholm’e avdet etti!.
Hal böyleyken, bugün ısrarla ”silahlı savaşım”a karşı tavır alması, ”başından beri böyle düşünüyorum” demesi kuşkusuz doğru değil, yalandır. Insan değişebilir, düşünceleri farklılaşabilir ama bunu da dürüstçe belirtir. ”Önce silahlı savaşımı savunuyordum ama şimdi karşıyım” diyebilir. Ne ki, Burkay bu dürüst ve namuslu tavrı göstermiyor, yalana sarılıyor. Burkay dönekliğine kılıf arıyor ve bugün esas anlamından uzaklaştırılan, sömürgeci rejimin manipülasyon amacıyla kullandığı ”barışçı kişi” pozisyonuna bürünüyor!.
Burkay 60’lardan itibaren mücadele adamı olmadığını, Kürdistan’ı özgürleştirme, bağımsızlığına kavuşturma idealine sahip olmadığını, Kürdistan ulusal kurtuluş savaşımını tasfiye amaçlı ve ulusal demokratik güçlerin birliğini sabote etmeye yönelik likidatör olduğunu pratiğiyle gösterdi.
O aynı zaman da güvenilir bir yol arkadaşı ve politik partner olmadığını da ortaya koydu. 93’te PKK politik ve örgütsel olarak mevtalaşan Burkay ve örgütünü tümüyle yurtsever amaçlarla ölümden kurtarmak için oksijen çadırına aldı, 95 sonrasında medyasında, TVlerinde imkan sundu ve kısmen canlanmasına olanak verdi. PKK bunu Burkay’ın başından beri şiddetli anti PKK tavrını bile bile yaptı. Burkay 83’te parti kararı olmadan bireyci dayatmayla yayınladığı ”Devrimcilik mi Terörizm mi PKK üzerine” adlı kitabına rağmen PKK ona ”dirilme” fırsatı verdi ki Burkay’ın o kitabı Almanya’nın siparişiyle yayınladığı sır değildi. PKK’nin ulusal güçleri toparlamak anlayışıyla fırsat verdiği Burkay ne yaptı? PKK lideri Öcalan 99’da esir alındığında fırsat bu fırsattır diyerek arkadan vurdu ve ona ve ötgütü PKK’ye karşı tasfiye amaçlı saldırı başlattı. Burkay bu eylemiyle PKK’yi bertaraf edip kendisine yer açabileceğini sandı ama evdeki hesabı çarşıya uymadı, uymazdı çünkü hem mücadele adamı değildi, hem de eylemi en sade deyişle ahlaki değildi ve girdiği çamura saplanıp kaldı. O dönemde yıllarca yapageldiği uğursuzluğu, kötülüğü tekrarlayıp durdu, likidasyonuna hız verdi ve Kürdistan ulusal demokratik güçlerini PKK’ye karşı tavır almaya motive etmek için olmadık çirkinlikler yaptı. Bu hizmetini sürdürmeye devam ediyor!.
Burkay 30 Temmuz 2011’de Türkiye’ye, Türk devleti adına Kürdistan ulusal kurtuluş savaşımına, öncülerine, savaşımcılarına, halka karşı topyekün savaş başlatan AKP hükümeti tarafından resmi olarak ve resmi görevle davet edildi. [Tabi bu ara Burkay PSK’sinin katibi Xidir da 2011 yazında Kandil’e gidip Murat Karayılan’dan Burkay için vize ricasında bulunmuştu. Bu da Burkay oportünizminin kaşarlanmış hali olsa gerek!]. Burkay TC adına yapılan AKP davetini ”durumdan vazife çıkarma” olarak anladı ve bu misyonla Türk Devleti ve bu sömürgeci devlet adına Kürdistan’ı kan gölüne çeviren AKP hükümetinin ”akil adamı(!)” olarak geldi. Burkay’a ”akil adam” payesi veren Türk Devleti, AKP hükümeti, Türk medyası ve hala sosyal şovenliği bir ölçüde dışa vuran kimi ”sol liberal aydınlar”ın ortak amacı Burkay’ı ”bir bölen” olarak gereğince kullanmak, Kürdistan ulusal demokratik hareketini tasfiye etmektir. Burkay bunu pekala biliyor ve bu görevi bilinçlice yerine getiriyor. Burkay’ın 60’lardan başlayarak, değişik kılıflarla süren politik faaliyetinin esas işlevi Kürdistan ulusal kurtuluş savaşının dinamiklerini likide etmek, parçalamak ve bu pratikle Türk Devleti’ne, ”TC’nin Milli Misakı’na” hizmet etmektir. [Zaten Burkay’ın tüm TV konuşmalarında Türkiye’den ”ülkem” diye sözetmesi bir TC Milli Misak içselleştirmesidir.]. Burkay’ın 2011 seferinin de özü budur. Burkay bir likidatör olarak görülmeli ve ona uygun davranılmalıdır. Likidatörlük tolere edilebilir bir ”kusur” değildir. Burkay düşmanın beşinci kolu gibi çalışıyor, Kürdistan ulusal demokratik savaşımına karşı Türk Devleti cephesinde gönüllüce yer alıyor ve çok ”düşük” bir pratik sergiliyor. Burkay rehabilite edilebilir bir eşikte de değildir artık. O bilinçli tercihini yapmış Türk Develti’nin safında yer almıştır. Türk Devleti adına AKP hükümeti Burkay’ı Kürdistan ulusal kurtuluşçularına karşı çok ucuza kullanıyor. Burkay yükte hafif ama pahada da hafif bir figür olarak kullanılıyor.

Ayrı dur, ortak vur
Kürdistan ulusal demokratik savaşımı sürecinde öncü güç olunabilir, kurtuluş savaşımı döneminde sömürgeci rejim muhalifi olurken kendi savaşımının iktidar gücü olunabilir veya öncü güç karşısında muhalif olunabilir. Ulusal demokratik zeminde ayrı durulabilir, farklı görüş ve örgütlenmelere sahip olunabilir ama sömürgeci rejime ortak vurmak esastır. Burkay’ın pratiğinde olmayan budur. O ayrı durup ortak vurmayı başından beri seçmedi. O rejimle savaşmak yerine hep Kürt politik güçlerine, dinamik ulusal güçlere saldırıp durdu. Bu anlayış onu kaçınılmaz olarak devletle aynı cepheye götürdü. Burkay’ın politik faaliyetinde olmayan ”ulusal birlikçilik”tir ama varolan sürekli ”ulusal dağıtmacılık”tır. Bu kronikleşen sapma Burkay’ı niyeti ne olursa olsun düşmanla aynı safa düşürmüştür ve anlaşılıyor ki o bundan da pek memnundur!. Yolu açık olmasın!..
Kürdistan işgalden kurtarılana, özgürlük ve bağımsızlığına kavuşana dek, Kürt ve Kürdistan ulusal kurtuluş dinamiklerinin sömürgeci güçler yerine birbirleriyle çatışmaları sömürgeci güce güç katmaktır. Bugünün verili koşulları demiyoruz, Kürdistan kurtarılana dek diyoruz, yani Kürdistan kurtulana kadar Kürt ve Kürdistanlının bir görevi vardır, o da birlik içinde olmaktır veya cephe içinde olmaktır ya da ulusal koalisyon içinde olmaktır ve bu birliktelik içinde sömürgeci rejimin işgaline son vermektir. Örgütsel olarak ayrı olunabilir ama ortak vurmak temel olmalıdır. Ayrı durabilirsin ama ortak vuracaksın!. Başka yolu yoktur. Bu doğrudan sapmanın adı ”hata” değildir!. Hiçbir Kürt ve Kürdistanlının bu doğrudan sapma hakkı yoktur. Düşman cephesini şu veya bu şekilde güçlendiren politik faaliyet bir ”yanlış” değildir, çok açık düşman işbirlikçiliğidir. Burkay ”ulusal suç” olarak tanımladığımız bu ciddi ”hatayı” işliyor.
Burkay’ın Türk devlet ve hükümet güçlerinin, onların borazanı medyanın imkanlarıyla bir yandan Kürdistan ulusal kurtuluş güçlerine karşı ”anti terör (!)” saldırıları yaparken, AKP hükümetinin polis ve adliye gücü de ”anti terör” mücadele kapsamında Kürdistan ulusal kurtuluşçularını, TBMM’de temsil edilen BDP’lileri, Insan Hakları aktivistlerini, Belediye başkanlarını ve idari çalışanları, sivil halkı, yurtsever din görevlilerini, üniversiteliyi, liseliyi, Türk ve diğer etnik guruplardan Kürt dostlarını topluca tutukluyor, baskı ve sindirme ile dinamik yurtsever ve ulusal demokratik cepheyi tasfiye etmeye çalışıyor. Devlet ve hükümet güçleri, onların anti Kürt ve anti Kürdistan medyası, Kürdistan ulusal kurtuluş hareketini kendi içinde demokratik olmamakla suçluyor, Burkay’da aynı avazı kullanıyor. Burkay Kürdistan politik dünyasını demokratikleştirmek istiyorsa önce aynayı kendisine tutmalıdır. O aynada ne kadar demokrat olduğunu görecektir. Şiddeti, anti demokratikliği bireysel yaşamından, aile yaşamından, örgütsel yaşamından eksik etmeyen birinin bu ”ulvi” değerlere sahip çıkması, güya onlar için mücadele ediyor havasına girmesini en yakın çevresinin bile ciddiye almadığı biliniyor. Kaldı ki, Kürdistan politik dünyasının demokratikleştirilmesi Burkay gibi hayatı anti demokratiklikle geçmiş birinin çabalarıyla sağlanmaz. Başta Burkay ve ilgili herkes şunu çok iyi bilmeli ve kavramalı: Kürdistan politik dünyasının sorunları yine iç dinamiklerin ulusal politik ve sivil demokratik platformlarında, ulusal çıkarları esas alan bir duruşla çözülür, TC platformlarında değil!. Burkay züccaciye dükkanına giren fil misali ortalığı kırıp dökerek, Kürdistan’ın ulusal kurtuluşçu güçlerine Türk devlet ve hükümeti cephesinden saldırarak Kürdistan politik dünyasını demokratikleştireceğini mi sanıyor? Ne garip!. Burkay eleştiri yapmıyor, TC’nin kirli cephesinden Kürdistan’ın ulusal kurtuluşçu güçlerine karşı akla ziyan iddialarla saldırıyor ve TC ile işbirlikçilikte sınır tanımazlığın, ulusal suç işlemenin en uç örneğini veriyor. Burkay bozuk sicilini giderek ağırlaştırıyor. Burkay bu bozuk ve kara sicille yarının özgür Kürdistanında ”ulusal suç işleyenleri rehabilite etme” imkanınını da kaybediyor.

TC’nin Burkay testi
TC adına AKP hükümeti, Kürt ulusal hareketini bölme planını, Burkay’ı test ederek başlattı. Buna AKP ve TC’nin Burkay imtihanı da denebilir. Bu test etme süreci devam ediyor. Burkay AKP hükümeti tarafından bir ”Kurd’e karşı muhalif Kürt” yaratma projesi olarak gündemde tutuluyor. Performansına bakıyorlar şimdilik. Getirdiler, kolan kolan gezdiriyorlar, allayıp pullayıp TV ekranlarına çıkarıp Kurd halkının ulusal kurtuluşçularına hakaret ettiriyorlar, Kurd karşıtı sözlerini manşete çekiyorlar, meclise götürüp ”Kurd’e karşı Kürt muhalif” tanıtımı yapıyorlar, TC büyüklerinin, şoven medya elemanlarının sofrasında ağırlıyorlar. Bu yüksek vatlı tanıtım ile Burkay’ın kitlesel desteği ölçülüyor veya bir kitle yaratılmaya çalışılıyor. Burkay’a uygulanan bu testten birşey çıkmaz. Burkay’dan bu devlet birşey üretemez. Kaldı ki politika güçtür. Güçsen bugün veya yarın esas partnersin, çözüm gücüsün. Burkay’da ne o güç, ne o çap, ne o potansiyel ne de o kapasite var. TC dünyada birçok örnekte olduğu gibi eninde sonunda halk desteği olan güç ile masaya oturmak zorundadır. O an çok uzak değil. O gün gelip çattığında Burkay ve gibileri halktan gelecek tükürüğü yağmur sanma pişkinliğini de gösterirler. Burkay kaşarlanmış oportünisttir bunu da yapar…
Esasen TC ve AKP’nin Burkay ile bu valsi de uzun ömürlü değildir. Lakin belli ki denemek istiyorlar, kitlelerde demoralizasyon yaratarak, halkın savaşım gücünü kırmaya, PKK’nin halk desteğini çözmeye, etkinliğini en azından minimalize etmeye çalışıyorlar. TC ve AKP hükümeti sabırla bekliyorki Burkay ekranlarda PKK’ye ”terörist” dedikçe, ”silaha hayır”ı vurguladıkça, anlamsızlaştırılan ”barış” sözcüğünü dile getirdikçe kitleler Burkay’ın yanında arkasında saf tutacak. Yok böyle birşey ve olmayacak. Kurd kendi tarihinden işbirlikçi Kürt’ü biliyor, tanıyor. Kurd kahramanına sahip çıkar, destanlar yazar ama işbirlikçisine de dengbêjlerin dilinden yedi ceddinin unutamayacağı lanet kılamları dizer. Burkay işbirlikçi kategoriden biri olarak Kurd’ın ”sert awir”ını aldı. Burkay’ın TC icazetli politik kulvarının çıkışı yoktur, kör sokaktır. Kurd’ın ulusal kurtuluş kervanı son hızla zafere yürüyor, koşuyor. Kervan yürüyünce ne denirse o, fazlasına gerek yok.
O nedenle Burkay’ı hacmi olan bir Kurd politikacısı [Kürt siyasetçisi], bir Kurd aydını [Kürt entelektüeli] olarak anmak, muamele etmek, dikkate ve ciddiye almak, ona hakketmediği payeyi vermektir. Kuşkusuz yeterince düşen maskesini yüzü yırtılırcasına daha da indirmek gerekir, lakin bir savaşımcı rakip statüsü de kazandırılmamalıdır. Seyit Rıza’nın Türk Devleti tarafından asılırken söylediği sözlerine nazire yaparak ve de Dersim ironisiyle belirtelim: Yapmayın, etmeyin, günahtır, hatadır, Burkay’a ”makbül” bir Kurd politikacısı [Kürt siyasetçisi], aydını muamelesi yapmayın, ona bu payeyi vermeyin!. Burkay Türk Devleti’ne, AKP hükümetine, başbakan Erdoğan’a armağan [mı] olsun!. TC ve AKP’ye ”alın Burkay’ı başınıza çalın ama hayrını görün demeyeceğiz, çünkü görmeyeceksiniz!.” deyin gitsin.

ROJAN HAZIM
Ocak 2012

mandag den 25. oktober 2010

Cîranîya baş - ROJAN HAZIM




Di jîyanê da hindek tişt hene ku bêyî xwastin û bêyî hilbijartin û tercîhkirina mirovî pêktên. Peydabûna mirovî bi xwe jî yêk ji van bûyeran e. Çu kes dayîk û babê xwe bi daxwaza xwe nahilbijêre. Mirov ji prosesa xwezayî ya gihiştina hev ya dayîk û baban çavê xwe vedike dinyayê. Yên ku bûyîne binasê hatina mirovî ya dinyayê, êdî ji alîyê bîyolojîk ve yêk dayîk e, yêk jî bab e. Bi timamî wekî vê prosesa peydabûna mirovî nebe jî, cîranbûyîn jî bi giştî ne bi daxwazê ye. Şertên jîyanê vê yêkê kivş dikin. Di jîyana gundewarîyê da, mumkun e ku imkanê mirovî hebe ku cîranê xwe hilbijêre anjî bibe cîranê mirovekî bi dilê xwe. Lê belê, ev imkane di jîyana şehrewarîyê da hergav ne mumkun e. Li bajêrekî mezin xaneyeke di apartmaneke pirqat da mirov û qismetê xwe ye. Razî bî razî nebî, kî bû cîran ew e.

Eve di hevtixûbîya xelk û welatan da jî wisa ye. Çu xelk, xelkekî dî bi rizaya xwe wekî cîran nahilbijêre. Şertên polîtîk, sosyolojîk, cografîk û demografîk tayînker in di vî warî da. Bo nimûne; Kurda ev cîranên xwe yên îro bi rizaya dilê xwe nehilbijartine, bo xwe nekirine cîran. Tirk ji çol û beyarên ”Çîn û Maçînê” li ser pişta hespokên xwe hatine, digel welatê me welatên gelek xelkan jî dagîr kirine û xwe bi darê zorê kirine cîran!. Cîranbûyîna Ereban jî wisa ye û bi şerê islamî xwe gihandine ber tixûbên Kurdan. Belêm ev cîranetîya van xelkên serdest bêyî dil pêkhatibe jî îro êdî bûye realîteyek mixabin. Ji bilî cîranbûyîna bêdil, ev cîranetîye bûye îşkence û toka mirinê jî di stuyê xelkê Kurd da. Anku cîranetîyeke jahrîn. Digel vê rastîyê jî Kurd ne dijî cîranîya van xelkan in. Lê bi vê cîranîya nemirovî û zalimane jî qayîl nînin. Kurd li cîranîyeke dostane, cîranîyeke wekhevane, cîranîyeke azadane û cîranîyeke aştîyane digerin.

Gotineke klasîk e di lîteratura çepgirîyê û bi giştî bîr û hizira humanîter da: Biratîya xelkan!. Wekî gotineke abstrak helbete xweş e û herweha xweş jî tête ber guhî. Lê eve di rastîya jîyanê da çu cara manayeke konkret îfade nake û di jîyana Kurdan da jî çu cara cihê xwe negirtîye. Bi taybetî bi navê xelkên serdest yên cîran, rêvebirîyên polîtîk, hukûmetan ev ”edebîyata biratîyê” bi armanca berjewendîyên xwe yên serdestî û dagîrîyê gelek hostane bi kar înane û hêj jî tînin. Dîsa ev rêvebirîyên dagîrker û kolonyalîst ”hevdînî”yê jî di çarçoveya vê ”birayînîya ne birayane” da bi kar tînin: ”Em birayên musulman in”!. Dagîrker van gotinên sihrî ”birayînî” û ”hevdînîya islamî” bîst û çar seet wekî benîştî di devê xwe da dicûn û dixwûnine serê mirovê Kurd!. ”Birayînî” û ”hevdînî”ya di ferhenga wan da manaya ku Kurd jî jê istifade bikin, xêrekê jê bibînin nade. Manaya ku ew têdigihin ev e: ”Em bira ne, em musulman in, ferqa me ji hev nîne, lê şubî me bin, bibine em”! Anku ”bibine Tirk”, ”bibine Ereb” û ”bibine Faris”!. Tiştê ku ew ji birayînî û hevdînîyê têdigihin ev e!.
Di vî warî da Tirk ji hemûyan pêşvetirin!. Tirka ji bo vê ”edebîyata birayînîyê” gelek teorî jî afirandine: ”Kurd birayên me ne, çiku di eslê xwe da Tirk in!” Vê gotinê jî têra nekirîye wisa gotine: ”Kurd Tirkên eslî ne!” Û ya herî balkêş jî gotina ”Kurd Tirkên çiyayî ne!” ye. [Ji xwe em qet ji wê komedîya ku goya navê Kurd ji ”kartkurta li ser rêveçûna befrê” peyda bûye behs nekin!]. Gava Kurdan wacibên birayînîyê ji wan xwastin jî, bersiva wan hazir e: ”Aa eve çi ferq û cudahîye hûn dikin. Em hem bira ne, hem jî dînê me jî yêk e!” dibêjin bi rûçirîyeke mezin. Di ”birayînî”ya wan da cihê ”wekhevî”yê nîne. ”Heq û huqûqê birayînîyê” di deftera wan da nayê nivîsîn. Ya wan birayînîyeke zupûzuha ye!. Ev birayînîya bêmana û pûç ji alîyê Ereb û Farisan ve jî tête dubare kirin.

Helbet zikê Kurdan gelekî têr e ji van gotinên xir û xalî! Çi birayînî? Di birayînîya tinê bîyolojîk da jî ”wekhevî”, ”heq û huqûq” kamilen nîne, heta ku di ”birayînîya Tirkan, Ereb anjî Farisan ya destkir [sûnî]” da hebe. Di serî da Tirkan û hemû dagîrkerên dî pêkve istismara ”birayîni”yê kirine heta îro û ew dilsaxî û naîvîya Kurdan bi niyeteke gelek xirab dijî Kurdan bi kar înane. Lewma Kurd li birayînîyê nagerin û divêt negerin jî. Birayê ku di serî da ziman û nasname û hemû hebûnên dî yên xwumal jê hatine standin çi reng bira ye? Êdî çu hukmê vê birayînîya ku Tirkan û dagîrkerên dî avêtine ber Kurdan nemaye. Birayînîya ku dagîrker jê behs dikin, bi gotina amîyane, ”bi timamî direw e”!.

Başe Kurd li çi digerin? Kurd li cîranîyeke baş, cîranîyeke wekhevane, cîranîyeke dostane, cîranîyeke azadane û cîranîyeke aştîyane digerin û divêt bigerin. Kurd îro hem ji alîyê cografî ve, hem jî ji alîyê sosyolojîk û demografîk ve digel Tirkan û xelkên dî yên serdest cîran in. Lê belê, cîranîyeke bêmaf, bêhuqûq, newekhev, zalimane û neyarane heye îro. Lê Kurdan prosesa guhorîna statuya kevin daye dest pê kirin û êdî ev şîre meyîye. Dîroka ku serdestan bi direwa ”birayînîya ne birayane” nivîsî îro ji alîyê Kurdan ve hatîye pûç kirin. Kurdan ew ”edebîyata direwîn ya birayînîyê” serûbin kirîye. Cîranîya bi rastî cîranî êdî ji teref  Kurdan ve tête ava kirin. Vê prosesê dest pê kirîye û heta cîranîya li ser bingehê serxwebûnê pêktêt jî dê dom bike. Statuya ku îro li başûra Kurdistanê [Kurdistana Federal] pêkhatî jî rengekî vê cîranbûyînê ye. Eve dê li parçeyên dî jî pêkbêt û ew roj jî ne dûr e. Ji bo pêkve man anjî pêkve jîyana digel van xelkên serdest, îlla gotina ”birayînî”yê hewce nîne. Di nav statuyeke otonom, federal, konfederal da jîyan anjî avabûneke cuda wekî dewleteke serbixwe bi ”birayînî”yê ve girêdayî nîne. Kurd bi cîranîyeke baş jî dikarin bi van xelkan ra li rex hev gelek aştîyane bijîn.

Kurd divêt ji vê kompleksa ”birayînîyê” xwe xilas bikin û vê ”edebîyata birayînîyê” terk bikin. Têkilîyên ji bo cîranîyeke baş esasen pêdivî ne. Bo bi hev ra jîyaneke azadane, wekhevane, aştîyane û yarane, bo pêkve jîyaneke li ser esasê cîranîyeke baş divêt xebat bête kirin û têkoşîn bête dan. Divêt gelek aşkera ji dewlet û xelkên serdest ra bête gotin ku, em Kurd cîranîyeke kamilen baş dixwazin. Statu çi dibe ferq nake, otonomî be, federasyon be, konfederasyon be anjî serxwebûn be, Kurd cîranîyeke wekhevane, azadane, aştîyane û dostane dixwazin. Avakirina cîranîyeke baş bi vî rengî mumkun e û divêt mumkun bikin.

ROJAN HAZIM
25 Çirî [Oktober] 2010
Di rojnameya WAR-Duhok da hatîye weşandin.

onsdag den 1. september 2010

Aştî - ROJAN HAZIM



Gotineke ku Kurd çu cara ji devê xwe kêm nakin ”Aştî” ye. Dibe ku mirov vê yêkê wekî paradokseke Kurdan jî bibîne. Ji ber ku Kurd di nav xwe da ne aşt in ku aştîyê li dora xwe bibînin. Lê dîsa ve Kurd gotina ”aştîyê” gelek bi kar tînin. Di gihiştina ”aştîyê” da şik têda nîne ku Kurd ji dil in. Çi li nav xwe be, çi jî li dora xwe be vê yêkê dixwazin. Çiku Kurdan ji rewşên ji aştîyê dûr gelek kêşaye. Xirûcir û vekêşkanên navxweyî jîyan li Kurdan heram kirîye. Ji nav malê heta nav eşîrê, ji gund heta bajêr, ji cîhana polîtîk heta ya ronakbîrî, bûyerên ku jîyanê bi gotina herî sade ”nexweş” bikin gelek bi serê Kurdan hatine. Ew toka mirinê ya ku dewletên dagîrker û kolonyalîstan kirîye stuyê Kurdan jî bêhn li Kurdan çik kirîye. Digel van serûbinbûnan jî Kurda xwe ji lêgerîna aştîyê dûr nekirîye.

Kurd li aştîyê digerin
Aştîyê dikarin di sê kategorîyan da rave bikin: 1. aştîya dadyar [adil], 2. aştîya maqûl, 3. aştîya konjonkturel.

Di resmê îro yê Kurdistana mezin da ”aştî” hêj pêknehatîye. Sê parçeyên Kurdistanê di bin nîrê kolonyalîzma Tirkîye, Iran û Sûrîyeyê da ne û têkoşîna ji bo azadî û aştîyê dom dike li van parçeyan. Xelkê Kurd li parçeyekî Kurdistanê, li başûr pişta sîstemê kolonyalîzma Erebî şkandîye, xwe nîv rizgar kirîye û nisbî jî azad kirîye. Di şertên heyî û li ber çav da dîsa ve ”aştîyeke dadyar” hêj jî pêknehatîye. ”Aştîya dadyar” gelek aşkera ye ku dê bi destxistina Kurdistana serbixwe pêkbêt ku eve mafekî xwezayî yê Kurdan e û dê demekî dirêj bikêşe. Daxwaz û hewildana Kurdan ji bo vê amanca heq û rewa dê dom bike. Di ”Aştîya maqûl” da, herdu teref kêm zêde razî ne ku eve jî hêj ji Kurdan dûr e. Hindî ”aştîya konjonkturel” e, ew jî di şertên lawazîya herdu alîyan da û bi xurtbûna dînamîkên derve, wekî keysekî di xêra terefê mexdûr da derdikeve meydanê ku li ser zemînekî gelek tehisok da ye û parastina wê canbazîyeke mezin dixwaze û terefê mexdûr bi hevkarîya hêzên derveyî û seferberkirina hêza neteweyî ya navxweyî dişêt xwe û statuya xwe ya nû biparêze.

Merheleya li parçeyê başûr hatîye pêş, di çarçoveya ”aştîya konjonkturel” da ye. Di vê ”pêkhatinê” da terefê mexdûr, terefê mafxwaz, anku Kurd, ne razî ne, encam ne bi dilê wan e, lê di şertên heyî yên navxweyî, yên navçeyî û herwisa yên navneteweyî da wekî ”destkevtek”ê tête dîtin. Di ”destkevtên konjonkturel” da dîkilokê terazîyê gelekî hessas e û her milê terazîyê li ber meylên nû dikare bi serê dî da giran anjî sivik bibe. Di vê ”aştîya konjonkturel” da terefê ku berê Kurd û Kurdistan di bin destê xwe da girtî, [anku merkeza dagîrîyê Bexda û hêza desthilatdar Ereb], dê hergav li keysan bigerin ku pozisyon û statuya xwe ya ku di eleyhê Kurdan da, di destê xwe da bigirin. Herçend ew jî dizanin ku nikarin vegerine dewrê berê, lê hindî ji wan bêt dê tixûbên ”destkevta Kurdan” teng bikin, statu û pozisyona Kurdan zeîf bikin. [Ku dewletên cîran jî, anku Tirkîye, Iran û Surîye jî di vê bîr û hizirê da ne.]. Di vê rewşa nazik da tinê hêzek dikare bibe garantîya Kurdan; ew jî hêza navxweyî ye. Hindî ku Kurd di nav xwe da zemînê ”aştîya navxweyî” saxlem bikin, davên tevnê aştîya navxweyî bi hêz vehûnin û tevnî xurt biraçînin hingê dişên ”destkevta heyî” di şertên ”aştîya konjonkturel” da ragirin û biparêzin û herweha pêşbêxin.

Aştîya navxweyî jî bi peçinîna kêm û kasîyan, bi veşartina qusûran, pêknayê. Aştîya navxweyî bi avakirina sîstemê demokrasîyê mumkun dibe. Avakirina welatek û dewleteke nû, tinê bi çêkirina vîlla û apartmanan nabe. Digel wan divêt zemînê demokrasîyê jî bête ava kirin. Ji milekê ve polîtîkên nû yên iqtisadî û sosyal divêt bêne hazir kirin, bêne bi cih kirin û di rê birin, li milê dî mekanîzmayên îdarî û polîtîk jî li goreyî hewcehîyên nû, divêt ji nû ve bêne reorganîze kirin ku jîyana sosyal, kulturî û ya herî giring jî sîstemekî demokratîk û humanîter bête ava kirin. Di vehûnandina sîstemê îdarî, polîtîk, iqtisadî û sosyal da, hevîrê esasî sîstemê perwerdeyê ye. Nifşên nû, ku ew paşeroja civatê ne, divêt bi sîstemekî demokratîk û mirovî yê perwerdeyê bêne gihandin ku xîmê civateke pêşkevtî û modern saxlem bête danan. Heta ku tovê demokrasîyê di serî da di nav civatê da neyê çandin, berê wê jî nayê wergirtin. Ew jî bi perwerdeyê dibe.

Li parçeyê başûr, ku hemû Kurd wekî ”destkevteke bihadar” qebûl dikin, aştîya navxweyî karekî bingehîn e û ev aştîya navxweyî jî daku mayînde bibe, digel avadanîya fizîkî ya welatî, divêt guhorîneke bingehîn ya ”zihnîyetî” jî bête dest pê kirin. Divêt di warê ”zihnîyetê” da adeta şoreşek bête kirin. Bi taybetî ji burokrasîya îdarî ya dewletê heta hêzên asayiş û ewlehîyê, heke bi hiş û bîreke demokratîk neyên organîze kirin, ev mekanîzmayên bingehîn ji alîyê kesên ku demokrasî di nav dil û mejîyê xwe da, di pratîka xwe da bi cih nekirî, neyêne di rê birin, pêşkevtin nabe û sîstem di serî da dê ji teref van mekanîzma û kesan ve bête tehrîb kirin û xirab kirin. Guhorîna fizîkî, pêşkevtinên avadanîya li ber çavan, dînamîzma di warê aborî da tête dîtin, bivê nevê digel xwe guhorîna civakî jî tîne ku heke ev pêşkevtin û guhorîn bi zihnîyeteke demokratîk û humanîter neyê îdare kirin û di rê birin, dê roj bêt di nav xwe da dê bibe xetera herî mezin li ser aştîya navxweyî.

Ragirtina civatê di nav aştîya navxweyî da, hem bi bilindkirina standarta jîyana aborî, sosyal û kulturî dibe, hem jî paralelî vê yêkê bi xurtkirina norm û qaydeyên demokrasîyê pêktêt. Cihê ku demokrasî lê nebe, li wê derê aştîya navxweyî di bin tehlîkeyeke mezin da ye. Cihê ku problema demokrasîyê lê tête dîtin, li wê derê dînemît heye, mayîn [mîn] hene ku kengî û li kî derê dê bipeqin nayê zanîn ku eve bi serê xwe rê li ber têkçûnê vedike ku aştîya navxweyî serûbin bibe û hilweşe.

Di 1ê Îlonê, ”roja aştîya cîhanê” da, di meha ku roja wê ya ewil wekî roja aştîya cîhanê hatîye qebûl kirin da, li ser bi giştî aştîyê rawestan giring e, lê ya herî bingehîn daxwaza aştîya navxweyî ye. Kurdistan li sê parçeyan, li sê alîyan mixabin ku ji aştîya herî kêm, ji ”aştîya konjonkturel” jî dûr e.
Digel vê rewşa negatîv ya li dora Kurdistanê, herwisa li van sê parçeyên di bin dagîrîya Tirkîye, Iran û Sûrîyeyê da, aştîya navxweyî jî ne di wê sewîyeyê da ye ya ku tête xwastin. Helbet Kurd divêt li van parçeyan jî, daku bigihin ”aştîyeke dadyar” divêt di serî da di nav xwe da aştîyê ava bikin ku bikarin dijminan ji bo aştîyeke dadyar bidine zorê û aştîyê li ser wan ferz bikin.

Ji kîjan alî berê xwe bidinê, ”aştî” hem di nav xwe da, hem jî li dora xwe ji bo Kurdan amanceke giring e ku ji bo gihiştina vê amancê têkoşîna xwe sist nekin û hemû hêz û şiyana xwe bi hev ra bi kar bînin ku serbikevin. Di vê çarçoveyê da hindî ku ”destkevta başûr” hem di nav xwe da, hem jî digel parçeyên dagîrkirî da, di nav aştîyeke xurt ya navxweyî da be, dê hind serkevtî be. Ji bo ”aştîya dadyar”, hetta ji bo ”aştîya maqûl” ya Kurd û Kurdistanê, divêt ev ”aştîya konjonkturel” ya li başûr pêkhatî bête parastin, bête pêşxistin û bête mayînde kirin ku têhnekê û ronahîyekê bide parçeyên dî jî.

Heke Kurd dixwazin mil bidine aştîya cîhanê, divêt ewil aştîya navxweyî ava bikin û paralelî vê yêkê jî, têkoşîna ji bo rizgarî û azadîya welatê xwe bilind bikin, ku çareserîya di vî warî da bi serê xwe pêkhatina mezin ya aştîyê bi xwe ye. Aştî, li cihê xwe bêdeng rûniştin û mayîn nîne. Aştî bêyî têkoşîn pêknayê. Kurd divêt aktîvîstên milîtan yên doza aştîyê bin. Têkoşerên azadîya Kurd û Kurdistanê herwisa têkoşerên aştîyê jî ne. Azadbûna xelkê Kurd û rizgarbûna Kurdistanê li seranserî, dê bibe çeperekî herî xurt û saxlem yê aştîya navçeyê û cîhanê jî.
Bi hêvîya ku aştî di serî da li Kurdistanê, li rojhilatanavîn û hemû cîhanê hakim bibe.
ROJAN HAZIM
01 Îlon 2010

Têbînî:
1. Hetav li 1ê Îlonê dibe bîst salî. Bila roja bûyîna wî û ya kesên ku di 1ê Îlonê, roja aştîya cîhanê da hatine dinyayê pîroz be. RH
2. Ev meqale di rojnameya WAR-Duhok da hatîye weşandin.