mandag den 14. juli 2014
torsdag den 8. marts 2012
mandag den 16. januar 2012
Bir likidatör olarak Kemal Burkay - ROJAN HAZIM
Burkay üzerine kısa bir
yazıyı sunmadan şu genel doğruları belirtmek gerekiyor. Özgür ve demokratik bir
Kürdistan için savaşım verenler, Kürt toplumunun demokratik inşası için de
savaşım veriyorlar veya vermelidirler. Özgür ve demokratik Kürdistan toplumu
inşası ulusal kurtuluş savaşımı sürecinde başlaması gereken bir görevdir,
kurtuluş sonrasına ertelenemez. Açık toplum, demokratik toplum, çok sesli
toplum, düşünce özgürlüğü yani herkesin kendini özgürce ifade etmesi gereken
bir demokratik sistem, Kürdistan’ın özgürlüğü ve bağımsızlığı için savaşım
verenlerin ortak amacıdır, olmalıdır. Bu kapsamdaki görev ve sorumlulukların
yaratttığı ortak bir zemin var ve bu da ulusal demokratik platformdur. Ulusal
kurtuluş sürecindeki ana ölçü sömürgeci ve işgalci güçlere karşı dikkat
edilmesi gereken ulusal ödevlerdir. Ulusal kurtuluş yelpazesi çok geniş ve çok
sesli olacak, çok renkli olacak, fikri bir heyecan ve dinamizm olacak, politik
program ve projeler bazında karşılıklı demokratik rekabet olacak, demokratik
tahammül gösterilecek ve bu ulusal zeminde ulusal kurtuluş savaşımı ortaklaşa
bir sorumlulukla yürütülecek. Özcesi Kürt ve Kürdistan demokrasisi, Kürt ve
Kürdistan demokratik dinamiklerinin eseri olacak, icazetli olmayacak. Içteki
manzaranın bu olması gerekir. Sömürgeci ve işgalci güçlere karşı ise ortak
ulusal demokratik paydada birlikte hareket edilecek ve sağlam bir güçbirliği
ile savaşım sürdürülecek ve başarı ortaklaşa elde edilecek. Hiçbir ulusal
dinamik bu ortak ulusal zemini tahrip ve sabote etmeyecek. Iç eleştiriler asla
sömürgeci rejim çeperlerinden yapılmayacak, düşmanın elini güçlendirmeyecek,
işgalci güce manevra kabiliyeti kazandırmayacak, sömürgecilerin değirmenine su
taşımayacak. En sert iç eleştiriler yapılsa da bu ortak hareket zeminini yok
etmeyecek. Yani ayrı durulabilecek ama kesinlikle ortak vurulacak. Bu iç ve dış
görev ve sorumluluklar ulusal kurtuluşçuların temel ulusal ve de ahlaki
normlarıdır, olmalıdır. Kuşkusuz kimse eleştiriden muaf değildir. Verili
şartlarda Kürdistan’ın kuzey yakası kurtuluş savaşımına kumanda eden ve aynı
zaman da iktidar gücü olan PKK başta olmak üzere politik ve sivil demokratik
arenada yer alan kişi ve örgütler, herkes eleştiriye muhataptır ve bu savaşım
dinamiğinin doğal seyridir. Eleştiri karşısında imtiyazlılık yoktur. Kürdistan
ulusal kurtuluş sürecini yanlışlardan, sapmalardan korumanın, arındırmanın
yoludur haklı ve yapıcı eleştiri. Lakin eleştiri doğru ve geliştirici olmak
durumundadır. Burkay’ı ele alırken bu genel doğrulardan hareket edilmeli ve
yerli yerine oturtulmalıdır.
Burkay’ın politik
serüveni
Kemal Burkay politik
serüvenini misyonuna uygun sürdürüyor. Burkay’ın bugün yaptıklarını ”şaşılacak
şey” olarak görüp kızanlar, değişik tarz ve tonda tepki gösterenler, tabi
özellikle yeni kuşaklar, Burkay’ın politik serüveninin tüm boyutlarını
bilmedikleri için Kemal Burkay’ı gereğinden fazla ”ciddiye” alarak reaksiyon
gösteriyorlar. Bu yanılgıya karşın yine de yurtsever duygularla gösterilen
reaksiyonun dozu anlaşılabilirdir. Kürdistan’ın özgürlüğünü, bağımsızlığını
politik ve de insani olarak amaç edinenler, bu uzun erimli savaşım sürecinin en
kritik ve zorlu dönemlerinden birinde ”bir şekilde öne çıkan” Burkay’ın
Kürdistan ulusal kurtuluş idealine sırt çevirdiğini sanıyorlar. Oysa Burkay’ın
60’lardan itibaren şu veya bu şekilde içinde yer aldığı veya 70’li yıllarda da
konjonktürel olarak ”vitrinde” göründüğü zaman dilimini, 80’li ve 90’lı
yıllarda da politik tükenmenin hızlandırdığı ruhsal bunalımın azami etkileriyle
yuvarlandığı ”derin”likleri, 2000’li yılların başlangıç yıllarında da tümden
bitmişliğinin yarattığı altüst oluşu, bu total negatif ruh halini bizzat
kendisinin kaleme aldığı ve kendince ”anı” dediği ”yazı taslakları”ndan
okusalar, bu denli ”çıtası yüksek” bir tepkiye gerek duymazlar.
Kemal Burkay’ın 60’lı
yıllardan itibaren başladığını iddia ettiği politik serüveninin belirleyici
özelliği likidatörlüktür. Kemal Burkay 60’lı yıllardan itibaren, gerek teorik
gerekse pratik düzeyde, Kürt ve Kürdistan davasının içten ve dıştan likide
edilmesi için çalışmış bir politik meczuptur. 60’lı yıllarda Kürdistan
aydınları ve yurtseverleri içinde bağımsız örgütlenme ana damarı gelişirken
Burkay ”Kürt orijinli” biri olarak ”Türkiye Misak-ı Millisi”ne entegre örgütlenmeler
içinde yer alarak likidatörlüğe soyundu. Burkay bu uğursuz ”vazifesini” yerine
getirirken öyle ciddi sayılabilecek ”risklerle” de karşılaşmadı, kazara
takıldığı çok kısa ”hapis”lik dönemlerinden de kolayca ”sıyrılmayı” her nasılsa
becermiş biridir. 70’li yılların başındaki kısa ”kesinti” döneminde çıktığı
”yurtdışı serüveni”nde de likidatörlüğüne uygun bir pratik içinde oldu.
74 itibariyle gelişen
yeni süreçte yer alırken de temel hedefi yine likidatörlüktür. Kürdistan ulusal
demokratik devriminin temel karekterine uygun en geniş yelpazeli ulusal
kurtuluş cephesini yaratma eğilimlerininin güçlendirilmesi yerine, o dönem
dünya konjonktürünün egemen olduğu politik mevzilenmenin temel
karekteristiğinin ardına gizlenerek ”sosyalist makyajlı” likidatörlüğünü
sürdürdü. Burkay’ın bugün de bir politik sermaye olarak kullandığı 70’li yıllar
”meşguliyeti”nin esasında Kürdistan ulusal kurtuluş savaşımını zafere götürecek
Kürdistan ulusal kurtuluş cephesinin yaratılmasını önlemeye dönük ”zihniyet ve
pratiği” vardır.
70’li yıllarda, sosyalizm
ve hümanizm gibi yüksek değer ve ideallerle Kürdistan ulusal kurtuluş savaşımı
içinde yer alan birçok Kürt ve Kürdistanlı, o döneme özgü şartlar içinde görece
ileri olan, sosyalizmden söz eden bir ”politik eğilim”e [75 ve sonrasında]
yöneldiler. O şartlarda bu politik eğilimin [ÖY] önde görünenlerinden biri olan
Burkay, Kürdistan’ın yükselen özgürlük ve bağımsızlık dalgasını ”Türkiye
Misak-ı Millisi”ne ”adapte etme” düşüncesiyle hareket eder ve o dönemin
dinamizmi içinde gerçek oportünist yüzünü dolaylı yöntemlerle maskelemeye
çalışırken, bir ayağını da Türkiye sosyal şoven hareketlerinin içinde tutmaya
gayret etti. Ne ki, içinde olduğu ”politik eğilim” [Özgürlük Yolu], özellikle
76’dan itibaren Kürdistan ulusal kurtuluş savaşımına inanan dinamik, bilinçli
ve militan kadroların öncülüğü ve etkinliğiyle, onun Ankara merkezli sağ
oportünist manipülasyonuna karşın, Kürdistan’da ana tabanını buldu, gelişti ve
etkin bir politik harekete dönüştü ki ben de o sürecin içindeydim. Kürdistan’daki
bu gelişme ve yükselme döneminde onun temel belirleyici pratik bir katkısı
yoktur. O Kürdistan sathındaki bu hızlı gelişmeden esasen tedirginlik duydu ve
bu gelişme dönemini yavaşlatmak, hızını kesmek ve de ulusal kurtuluş rayından
saptırmak için adına ”ideolojik savaşım” dediği ama aslında bilimsel teorik ve
de tutarlı ideolojik içerikten yoksun yavan yazılarla sadece sığ polemikler
geliştirdi. O dönem Kürdistan’daki genel teorik ve ideolojik bilinç düzeyinin
geriliği içinde, sol cenahta pek moda olan ”ajit-prop” yazılarla Burkay kişisel
olarak kısa dönemli ”popülarite” kazansa da bu ”balayı” uzun sürmedi, çünkü
Burkay’ın yazılarında ”felsefi derinlik” ve ”düşünce” adına bir ”cevher” yoktu.
Kürdistan ulusal kurtuluş
savaşımının ana karekteristiği, savaşım sürecinde şu veya bu ölçüde yer alan
kişi ve ”politik eğilimler”in aktivliği, halkın özgürlük isteminin kabarması,
sömürgeci devletle olan savaşımı keskinleştirdi. Bu dönem ulusal demokratik
güçlerin birliğinin kendisini acilen dayattığı zaman dilimidir. Bu döneme uygun
kimi birlikler geliştirildi ancak pratikte işlevsizleştirildi. Bunda Burkay’ın
likidatörlüğünün belirleyici rolü vardır. Herşeye karşın bu sürece uygun
kazanımlar Türk devlet sistemini Kürdistan ulusal demokratik güçlerini toptan
imhaya götüren şiddetli bir saldırıya yöneltti ve 80 askeri faşist cuntası
tertiplendi ve hayata geçirildi. Burkay, hemen her kesimin ortak sezisi olan
darbenin gelişi öncesi, yani cuntaya beş kala yurtdışına gitti. O yutdışına
giderken likidatör rolünü kendi örgüt yapısı içinde de oynadı. ”Benden sonrası
tufan” anlayışıyla hareket etti ve Ortadoğu’da da kalmayarak soluğu Almanya’da
aldı!.
Burkay’ın Avrupa’ya
geçmeden kısa bir süre konakladığı Ortadoğu alanında da yaptığı tam bir
likidatörlüktü. Burkay bir yandan örgütsel toparlanmayı sabote eden entrikalar
geliştirirken, öte yandan parti tüzüğü ve programı gereği kendi partisi içinde
silahlı savaşım hazırlığı yapan öncü kadroların tasfiyesini planladı. Yine o
sahada gerek ”parçalar” düzeyinde ve gerekse bir bütün olarak Kürdistan
genelinde ulusal demokratik güçlerin birliğini sağlamaya dönük örgüt içi ve
diğer ulusal dinamiklerin çabalarını eşi görülmemiş dolaplarla bertaraf etti.
Ona rağmen oluşan birlikleri kendine özgü entrikalarla likide etti. Anti
birlikçi davrandı, oluşma süreçlerini de kısa dönemli içine girerek dağıttı. 80
öncesi UDG’den, Ortadoğu’daki Hevkari’ye ve Avrupa’daki Tevger ve ”Sol Birlik”e
kadarki güç birliği denemelerinin içine girerek sabote etti, dağılmasını bir
şekilde sağladı. 90’lı yıllardaki PKK ile güçbirliği sürecini de yine aynı
hesaplarla işlevsizleştirdi.
Burkay’ın 60’lı, 70’li,
80’li, 90’lı yıllardaki politik aktivitesinin temel amacı likidatörlük oldu ve
bu pratikte görüldü. 2000’li yıllarda yaptığıda aynı şeydir. O bir iflah olmaz
likidatördür. Ve ne yazık ki bu uğursuz görevini bu ileri yaşına rağmen
sürdürmekte ısrarlı görünüyor. ”Türk Misak-ı Millicisi” Burkay 60’larda
başlattığı likidatörlüğünü 2011’de Türk Devleti’nin resmi isteği ve daveti ile
artık dolaysız bir biçimde yapıyor.
Burkay 60’larda, 70’lerde
yüksek bir arzu ile hayal ettiği TBMM’ye parlementer olarak girmeyi o yıllar
başaramadı ama 2012’nin başında sistem partilerinin daveti ile bu kez bir
likidatör olarak gerçekleştirdi. Gitti, bir TBMM salonunda, ”Insan Hakları Inceleme
Komisyonu”nda Türk Devleti’ni ihya eden bir konuşma yaptı ve ezeli likidatörlük
misyonuna uygun açıklamalarda bulunarak ordinaryüs likidatörlüğe terfi etmiş
oldu!.
Bu yetmedi, Türkiye’ye
devlet protokollü girişenden itibaren Türk medyasının her renk kutusuna,
gazetesine konuk oldu Kürdistan ulusal demokratik hareketini parçalamaya dönük
konuşmalar, açıklamalar yaptı, Türk Devleti’ne ”yararlı” tavsiyelerde bulundu
ve son hızla bu ”TC’nin iyi yurttaş mesuliyeti”ni yerine getirmeye devam
ediyor.
Silahlı savaşım bir yurt
savunması eylemidir ve doğrudur
Burkay, Türk medyasına
sunduğu herzelerinde ana tema olarak ”silahlı savaşıma” karşıtlığı işliyor.
Kendisini silahlı savaşım karşıtı olarak göstermeye çabalıyor ve bunu sürdürüyor. Likidatörlerin mayasında
yalan vardır. Burkay’da bu karekteriyle bir yalan makinesi gibi sınırsız
yalanlar üretiyor ve önce kendisini sonra da Türk Devleti ve şoven kamuoyunu
inandırmaya çabalıyor. Kanal kanal TV’leri geziyor, sayfa sayfa gazetelere
röportajlar veriyor ve tümünde de Kürdistan ulusal kurtuluş savaşımına öncülük
eden PKK’ye, lideri ve öncü kadrolarına, yaşamını bir avuç özgür vatan için
feda eden Kürdistan gerillası ve komutanlarına, yine bu sürece tümüyle
Kürdistan ulusal kurtuluş savaşımının
temel çıkarları için destek sunanlara en bayağı sözcük ve kavramlarla
saldırıyor. Bu saldırganlığına kimi zaman Türk medya silahşörleri bile hayretle
bakakalıyor.
Burkay’ın bu konudaki
tutarsızlığı ve oportünistliğine değinmeden şu ilkesel konuyu kısaca
belirtelim: Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi bakımından silahlı savaşım
taktiksel bir yöntem değil stratejiktir. Kürtler silahlı kuvvetlerini
oluşturuken sadece Türk veya diğer sömürgeci güçleri Kürdistan’dan çıkarmak
için değil aynı zaman da kendi özgür ve bağımsız ülkelerinin silahlı kuvvetini,
güvenlik ve asayiş gücünü yaratmak için de oluşturuyorlar. Bunun en somut
örneği Federal Kürdistan’dır. Özgürlük öncesi işgale karşı yurt savunması yapan
pêşmerge kuvveti, şimdi de özgür vatanı koruma, güvenlik ve asayişi sağlama gücü
olarak görev yapıyor. O nedenle silahlı kuvvet sınırlı bir zaman dilimi ve
konjonktürel nedenlerle oluşturulan bir güç değildir. Bugün dünyanın büyükleri
sadece ekonomik güç ve nüfus yoğunluğuyla baskın değiller, ellerinde stratejik
amaçlı silah gücü olduğu için etkinler. Amerika sadece ”yeşil dolar” ile söz
sahibi değil, elindeki ileri askeri güç ile bu konumdadır. Hal böyleyken henüz
işgalci Türk ordusunu Kürdistan’dan çıkarmamış, özgürlük alanı yaratmamış bir
Kürt hareketi silahlı gücünü tasfiye edemez, kaldı ki bu doğru da değildir.
Bugünün gerilla gücü işgalciye karşı meşru yurt savunması görevi yaparken
yarının özgür Kürdistanında da güvenlik ve asayiş gücü olacaktır. Yoksa
”Burkay’ın Federal Kürdistanı’nda(!)” güvenlik ve asayiş gücü yine Türk ordusu
ve polisi olacak ki bu paradoksa ne denir?!.
Burkay özeline dönülürse;
Burkay ”ben başından beri silahlı savaşıma karşıydım” derken boyunu aşan bir
yalan söylüyor. Kuruluşunda yer aldığı, genel sekreterliğini yaptığı TKSP’nin
[Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi] gerçekte kuruluş kongresi de olan 1.
Kongresi Ankara’da yapıldı. [Bu kongrenin nerede toplandığını ”anı” dediği
herzelerinin 2. cildinde açıkladığı için benim detayına girmeme gerek yoktur.]
Bu kongrede ben MK ve Politbüro’ya seçilmemin yanısıra askeri komitenin de
sorumlusu olarak MK ve Politbüro tarafından görevlendirildim ki genel sekreter
de Burkay’dı. Bu komitenin diğer iki üyesi Nurettin Basut ve Ramazan
Adıgüzel’di. [Bugün yaşamayan ikisini de saygıyla anıyorum ve Ramazan
Adıgüzel’in 1987’de Almanya’da öldürülmesiyle ilgili rezervimi koruyor ve bu
yazının kapsamı dışında tutuyorum]. 80 cuntası öncesi ve sonrasında silahlı
savaşım planlaması yaptık. Kürdistan’ın doğu yakasına kalabalık bir sayıyla,
hem kadro koruması hem de özünde silahlı mücadeleye hazırlık amacıyla gittik.
Silahlı savaşımın eğitim safhaları özellikle 80 sonrasında Ortadoğu sahasında
Nayif Havatme liderliğindeki Demokratik Cephe [Filistin’in Kurtuluşu için Demokratik
Cephe] kamplarında yapıldı. [PKK kamplarıyla komşuyduk]. 82 sonbaharında Dicle
nehri üzerinden Botan – Bahdîna – Hekarî sahasına geçmek üzereyken parti
kararına uymayan, partinin bu gidişle ilgili verdiği çok özel görevi yerine
getirmemek için savaşımı tasfiye amaçlı bir entrika içine giren Burkay,
gidişimizi ”ağır alçak frekanslı” bir oyunla torpilledi ve örgüt içi
likidatörlük yaparak aile efradını yanına aldı ve hızla kapağı Isveç’e attı.
Bizim 82 sonbaharında [PKK’den iki yıl önce] silahlı savaşımı başlatmak üzere
çıktığımız yolu kesen Burkay, bunu silahlı savaşıma ilkesel olarak karşı
olduğundan değil, yerleştiği Avrupa hayatını riske etmemek ve en önemlisi de
partiden savaşımcı kadroları tasfiye ederek örgütü küçültüp genel likidatörlük
misyonunu yerine getirecek çapta tutmak amacıyla yaptı. Elbette bunlar bilinen
nedenlerdi. Bir de bilinemez gibi görünen neden ve nedenler vardı. Birtakım
çevreler Burkay’a, ”TKSP silahlı savaşımı başlatıyor, bunun faturası sana
kişisel olarak ağır olacak” dedi. Büyük dava adamı olmayan, Kürdistan gibi
büyük bir davanın onurla karşılanması gereken risklerini göze alamayan Burkay
parti MK’sinin kararıyla atılan bu adımı bireysel müdahele ile engelledi ve
hemen de Avrupa’ya gitti. Bu o zaman bizde ciddi kuşku yaratmıştı. Lakin bu
”sır müdahale” bugün artık bizce dört bilinmeyenli bir denklem olmaktan çıktı
ancak bu yazının konusu olmadığı için detaya girmiyoruz...
Burkay ”70’li yıllardaki görece en yaygın Kürt
örgütü TKSP”yi, tasfiye edilen ve edilmeye çalışılan militan kadroların
emeğiyle oluşan bu ”büyük gücü” tam bir likidasyon eylemiyle küçülttü, un ufak
etti ve internet örgütü haline getirdi. Biz 84 sonunda Burkay’ın bu likidasyon
eylemine sert ve kararlı bir tavır alarak yolumuzu büyük bir sayı ve güçle ayırdık.
Ve zaten bizim ayrılmamızdan sonra da beli kırıldı ve bir daha da doğrulamadı.
Bugün TC cephesinde sürüngenleşen Burkay o şiddetli acıyı hala unutamadı ki hem
anı herzelerinde, hem de halen o militan, dinamik ve yetkin kadrolara
saldırmaktan geri durmadı, durmuyor!. Son olarak, 92-93 döneminde de
Kürdistan’ın güney yakasına güya ”silahlı mücadele” amacıyla gitti!. Çetrefil
ilişkileri nedeniyle her ne hikmetse yeniden Avrupa yolunu tutarken ardında da
bir yurtseverin cesedini birininin de yaralı bedenini bırakıp kaçtı ve yeniden
”kürkçü dükkanı”na, Stockholm’e avdet etti!.
Hal böyleyken, bugün ısrarla
”silahlı savaşım”a karşı tavır alması, ”başından beri böyle düşünüyorum” demesi
kuşkusuz doğru değil, yalandır. Insan değişebilir, düşünceleri farklılaşabilir
ama bunu da dürüstçe belirtir. ”Önce silahlı savaşımı savunuyordum ama şimdi
karşıyım” diyebilir. Ne ki, Burkay bu dürüst ve namuslu tavrı göstermiyor,
yalana sarılıyor. Burkay dönekliğine kılıf arıyor ve bugün esas anlamından
uzaklaştırılan, sömürgeci rejimin manipülasyon amacıyla kullandığı ”barışçı
kişi” pozisyonuna bürünüyor!.
Burkay 60’lardan itibaren
mücadele adamı olmadığını, Kürdistan’ı özgürleştirme, bağımsızlığına kavuşturma
idealine sahip olmadığını, Kürdistan ulusal kurtuluş savaşımını tasfiye amaçlı
ve ulusal demokratik güçlerin birliğini sabote etmeye yönelik likidatör
olduğunu pratiğiyle gösterdi.
O aynı zaman da güvenilir
bir yol arkadaşı ve politik partner olmadığını da ortaya koydu. 93’te PKK
politik ve örgütsel olarak mevtalaşan Burkay ve örgütünü tümüyle yurtsever
amaçlarla ölümden kurtarmak için oksijen çadırına aldı, 95 sonrasında
medyasında, TVlerinde imkan sundu ve kısmen canlanmasına olanak verdi. PKK bunu
Burkay’ın başından beri şiddetli anti PKK tavrını bile bile yaptı. Burkay 83’te
parti kararı olmadan bireyci dayatmayla yayınladığı ”Devrimcilik mi Terörizm mi
PKK üzerine” adlı kitabına rağmen PKK ona ”dirilme” fırsatı verdi ki Burkay’ın
o kitabı Almanya’nın siparişiyle yayınladığı sır değildi. PKK’nin ulusal
güçleri toparlamak anlayışıyla fırsat verdiği Burkay ne yaptı? PKK lideri
Öcalan 99’da esir alındığında fırsat bu fırsattır diyerek arkadan vurdu ve ona
ve ötgütü PKK’ye karşı tasfiye amaçlı saldırı başlattı. Burkay bu eylemiyle
PKK’yi bertaraf edip kendisine yer açabileceğini sandı ama evdeki hesabı
çarşıya uymadı, uymazdı çünkü hem mücadele adamı değildi, hem de eylemi en sade
deyişle ahlaki değildi ve girdiği çamura saplanıp kaldı. O dönemde yıllarca
yapageldiği uğursuzluğu, kötülüğü tekrarlayıp durdu, likidasyonuna hız verdi ve
Kürdistan ulusal demokratik güçlerini PKK’ye karşı tavır almaya motive etmek
için olmadık çirkinlikler yaptı. Bu hizmetini sürdürmeye devam ediyor!.
Burkay 30 Temmuz 2011’de
Türkiye’ye, Türk devleti adına Kürdistan ulusal kurtuluş savaşımına, öncülerine,
savaşımcılarına, halka karşı topyekün savaş başlatan AKP hükümeti tarafından
resmi olarak ve resmi görevle davet edildi. [Tabi bu ara Burkay PSK’sinin
katibi Xidir da 2011 yazında Kandil’e gidip Murat Karayılan’dan Burkay için
vize ricasında bulunmuştu. Bu da Burkay oportünizminin kaşarlanmış hali olsa
gerek!]. Burkay TC adına yapılan AKP davetini ”durumdan vazife çıkarma” olarak
anladı ve bu misyonla Türk Devleti ve bu sömürgeci devlet adına Kürdistan’ı kan
gölüne çeviren AKP hükümetinin ”akil adamı(!)” olarak geldi. Burkay’a ”akil
adam” payesi veren Türk Devleti, AKP hükümeti, Türk medyası ve hala sosyal
şovenliği bir ölçüde dışa vuran kimi ”sol liberal aydınlar”ın ortak amacı
Burkay’ı ”bir bölen” olarak gereğince kullanmak, Kürdistan ulusal demokratik
hareketini tasfiye etmektir. Burkay bunu pekala biliyor ve bu görevi bilinçlice
yerine getiriyor. Burkay’ın 60’lardan başlayarak, değişik kılıflarla süren
politik faaliyetinin esas işlevi Kürdistan ulusal kurtuluş savaşının
dinamiklerini likide etmek, parçalamak ve bu pratikle Türk Devleti’ne, ”TC’nin
Milli Misakı’na” hizmet etmektir. [Zaten Burkay’ın tüm TV konuşmalarında
Türkiye’den ”ülkem” diye sözetmesi bir TC Milli Misak içselleştirmesidir.].
Burkay’ın 2011 seferinin de özü budur. Burkay bir likidatör olarak görülmeli ve
ona uygun davranılmalıdır. Likidatörlük tolere edilebilir bir ”kusur” değildir.
Burkay düşmanın beşinci kolu gibi çalışıyor, Kürdistan ulusal demokratik
savaşımına karşı Türk Devleti cephesinde gönüllüce yer alıyor ve çok ”düşük” bir
pratik sergiliyor. Burkay rehabilite edilebilir bir eşikte de değildir artık. O
bilinçli tercihini yapmış Türk Develti’nin safında yer almıştır. Türk Devleti
adına AKP hükümeti Burkay’ı Kürdistan ulusal kurtuluşçularına karşı çok ucuza
kullanıyor. Burkay yükte hafif ama pahada da hafif bir figür olarak
kullanılıyor.
Ayrı dur, ortak vur
Kürdistan ulusal
demokratik savaşımı sürecinde öncü güç olunabilir, kurtuluş savaşımı döneminde
sömürgeci rejim muhalifi olurken kendi savaşımının iktidar gücü olunabilir veya
öncü güç karşısında muhalif olunabilir. Ulusal demokratik zeminde ayrı
durulabilir, farklı görüş ve örgütlenmelere sahip olunabilir ama sömürgeci
rejime ortak vurmak esastır. Burkay’ın pratiğinde olmayan budur. O ayrı durup
ortak vurmayı başından beri seçmedi. O rejimle savaşmak yerine hep Kürt politik
güçlerine, dinamik ulusal güçlere saldırıp durdu. Bu anlayış onu kaçınılmaz
olarak devletle aynı cepheye götürdü. Burkay’ın politik faaliyetinde olmayan
”ulusal birlikçilik”tir ama varolan sürekli ”ulusal dağıtmacılık”tır. Bu
kronikleşen sapma Burkay’ı niyeti ne olursa olsun düşmanla aynı safa
düşürmüştür ve anlaşılıyor ki o bundan da pek memnundur!. Yolu açık olmasın!..
Kürdistan işgalden
kurtarılana, özgürlük ve bağımsızlığına kavuşana dek, Kürt ve Kürdistan ulusal
kurtuluş dinamiklerinin sömürgeci güçler yerine birbirleriyle çatışmaları
sömürgeci güce güç katmaktır. Bugünün verili koşulları demiyoruz, Kürdistan
kurtarılana dek diyoruz, yani Kürdistan kurtulana kadar Kürt ve Kürdistanlının
bir görevi vardır, o da birlik içinde olmaktır veya cephe içinde olmaktır ya da
ulusal koalisyon içinde olmaktır ve bu birliktelik içinde sömürgeci rejimin
işgaline son vermektir. Örgütsel olarak ayrı olunabilir ama ortak vurmak temel
olmalıdır. Ayrı durabilirsin ama ortak vuracaksın!. Başka yolu yoktur. Bu
doğrudan sapmanın adı ”hata” değildir!. Hiçbir Kürt ve Kürdistanlının bu
doğrudan sapma hakkı yoktur. Düşman cephesini şu veya bu şekilde güçlendiren
politik faaliyet bir ”yanlış” değildir, çok açık düşman işbirlikçiliğidir.
Burkay ”ulusal suç” olarak tanımladığımız bu ciddi ”hatayı” işliyor.
Burkay’ın Türk devlet ve
hükümet güçlerinin, onların borazanı medyanın imkanlarıyla bir yandan Kürdistan
ulusal kurtuluş güçlerine karşı ”anti terör (!)” saldırıları yaparken, AKP
hükümetinin polis ve adliye gücü de ”anti terör” mücadele kapsamında Kürdistan
ulusal kurtuluşçularını, TBMM’de temsil edilen BDP’lileri, Insan Hakları aktivistlerini,
Belediye başkanlarını ve idari çalışanları, sivil halkı, yurtsever din
görevlilerini, üniversiteliyi, liseliyi, Türk ve diğer etnik guruplardan Kürt
dostlarını topluca tutukluyor, baskı ve sindirme ile dinamik yurtsever ve
ulusal demokratik cepheyi tasfiye etmeye çalışıyor. Devlet ve hükümet güçleri,
onların anti Kürt ve anti Kürdistan medyası, Kürdistan ulusal kurtuluş
hareketini kendi içinde demokratik olmamakla suçluyor, Burkay’da aynı avazı
kullanıyor. Burkay Kürdistan politik dünyasını demokratikleştirmek istiyorsa
önce aynayı kendisine tutmalıdır. O aynada ne kadar demokrat olduğunu görecektir.
Şiddeti, anti demokratikliği bireysel yaşamından, aile yaşamından, örgütsel
yaşamından eksik etmeyen birinin bu ”ulvi” değerlere sahip çıkması, güya onlar
için mücadele ediyor havasına girmesini en yakın çevresinin bile ciddiye
almadığı biliniyor. Kaldı ki, Kürdistan politik dünyasının
demokratikleştirilmesi Burkay gibi hayatı anti demokratiklikle geçmiş birinin
çabalarıyla sağlanmaz. Başta Burkay ve ilgili herkes şunu çok iyi bilmeli ve
kavramalı: Kürdistan politik dünyasının sorunları yine iç dinamiklerin ulusal
politik ve sivil demokratik platformlarında, ulusal çıkarları esas alan bir
duruşla çözülür, TC platformlarında değil!. Burkay züccaciye dükkanına giren
fil misali ortalığı kırıp dökerek, Kürdistan’ın ulusal kurtuluşçu güçlerine
Türk devlet ve hükümeti cephesinden saldırarak Kürdistan politik dünyasını
demokratikleştireceğini mi sanıyor? Ne garip!. Burkay eleştiri yapmıyor, TC’nin
kirli cephesinden Kürdistan’ın ulusal kurtuluşçu güçlerine karşı akla ziyan
iddialarla saldırıyor ve TC ile işbirlikçilikte sınır tanımazlığın, ulusal suç
işlemenin en uç örneğini veriyor. Burkay bozuk sicilini giderek ağırlaştırıyor.
Burkay bu bozuk ve kara sicille yarının özgür Kürdistanında ”ulusal suç
işleyenleri rehabilite etme” imkanınını da kaybediyor.
TC’nin Burkay testi
TC adına AKP hükümeti,
Kürt ulusal hareketini bölme planını, Burkay’ı test ederek başlattı. Buna AKP
ve TC’nin Burkay imtihanı da denebilir. Bu test etme süreci devam ediyor. Burkay
AKP hükümeti tarafından bir ”Kurd’e karşı muhalif Kürt” yaratma projesi olarak
gündemde tutuluyor. Performansına bakıyorlar şimdilik. Getirdiler, kolan kolan
gezdiriyorlar, allayıp pullayıp TV ekranlarına çıkarıp Kurd halkının ulusal kurtuluşçularına
hakaret ettiriyorlar, Kurd karşıtı sözlerini manşete çekiyorlar, meclise
götürüp ”Kurd’e karşı Kürt muhalif” tanıtımı yapıyorlar, TC büyüklerinin, şoven
medya elemanlarının sofrasında ağırlıyorlar. Bu yüksek vatlı tanıtım ile
Burkay’ın kitlesel desteği ölçülüyor veya bir kitle yaratılmaya çalışılıyor.
Burkay’a uygulanan bu testten birşey çıkmaz. Burkay’dan bu devlet birşey
üretemez. Kaldı ki politika güçtür. Güçsen bugün veya yarın esas partnersin,
çözüm gücüsün. Burkay’da ne o güç, ne o çap,
ne o potansiyel ne de o kapasite var. TC
dünyada birçok örnekte olduğu gibi eninde sonunda halk desteği olan güç ile
masaya oturmak zorundadır. O an çok uzak değil. O
gün gelip çattığında Burkay ve gibileri halktan gelecek tükürüğü yağmur sanma
pişkinliğini de gösterirler. Burkay kaşarlanmış oportünisttir bunu da yapar…
Esasen TC ve AKP’nin
Burkay ile bu valsi de uzun ömürlü değildir. Lakin belli ki denemek istiyorlar,
kitlelerde demoralizasyon yaratarak, halkın savaşım gücünü kırmaya, PKK’nin
halk desteğini çözmeye, etkinliğini en azından minimalize etmeye çalışıyorlar.
TC ve AKP hükümeti sabırla bekliyorki Burkay ekranlarda PKK’ye ”terörist”
dedikçe, ”silaha hayır”ı vurguladıkça, anlamsızlaştırılan ”barış” sözcüğünü
dile getirdikçe kitleler Burkay’ın yanında arkasında saf tutacak. Yok böyle
birşey ve olmayacak. Kurd kendi tarihinden işbirlikçi Kürt’ü biliyor, tanıyor.
Kurd kahramanına sahip çıkar, destanlar yazar ama işbirlikçisine de
dengbêjlerin dilinden yedi ceddinin unutamayacağı lanet kılamları dizer. Burkay
işbirlikçi kategoriden biri olarak Kurd’ın ”sert awir”ını aldı. Burkay’ın TC
icazetli politik kulvarının çıkışı yoktur, kör sokaktır. Kurd’ın ulusal
kurtuluş kervanı son hızla zafere yürüyor, koşuyor. Kervan yürüyünce ne denirse
o, fazlasına gerek yok.
O nedenle Burkay’ı hacmi
olan bir Kurd politikacısı [Kürt siyasetçisi], bir Kurd aydını [Kürt
entelektüeli] olarak anmak, muamele etmek, dikkate ve ciddiye almak, ona
hakketmediği payeyi vermektir. Kuşkusuz yeterince düşen maskesini yüzü
yırtılırcasına daha da indirmek gerekir, lakin bir savaşımcı rakip statüsü de
kazandırılmamalıdır. Seyit Rıza’nın Türk Devleti tarafından asılırken söylediği
sözlerine nazire yaparak ve de Dersim ironisiyle belirtelim: Yapmayın, etmeyin,
günahtır, hatadır, Burkay’a ”makbül” bir Kurd politikacısı [Kürt siyasetçisi],
aydını muamelesi yapmayın, ona bu payeyi vermeyin!. Burkay Türk Devleti’ne, AKP
hükümetine, başbakan Erdoğan’a armağan [mı] olsun!. TC ve AKP’ye ”alın Burkay’ı
başınıza çalın ama hayrını görün demeyeceğiz, çünkü görmeyeceksiniz!.” deyin
gitsin.
ROJAN HAZIM
Ocak 2012
onsdag den 25. maj 2011
tirsdag den 10. maj 2011
lørdag den 30. april 2011
fredag den 25. marts 2011
mandag den 25. oktober 2010
Cîranîya baş - ROJAN HAZIM
Di jîyanê
da hindek tişt hene ku bêyî xwastin û bêyî hilbijartin û tercîhkirina mirovî
pêktên. Peydabûna mirovî bi xwe jî yêk ji van bûyeran e. Çu kes dayîk û babê
xwe bi daxwaza xwe nahilbijêre. Mirov ji prosesa xwezayî ya gihiştina hev ya
dayîk û baban çavê xwe vedike dinyayê. Yên ku bûyîne binasê hatina mirovî ya
dinyayê, êdî ji alîyê bîyolojîk ve yêk dayîk e, yêk jî bab e. Bi timamî wekî vê
prosesa peydabûna mirovî nebe jî, cîranbûyîn jî bi giştî ne bi daxwazê ye.
Şertên jîyanê vê yêkê kivş dikin. Di jîyana gundewarîyê da, mumkun e ku imkanê
mirovî hebe ku cîranê xwe hilbijêre anjî bibe cîranê mirovekî bi dilê xwe. Lê
belê, ev imkane di jîyana şehrewarîyê da hergav ne mumkun e. Li bajêrekî mezin
xaneyeke di apartmaneke pirqat da mirov û qismetê xwe ye. Razî bî razî nebî, kî
bû cîran ew e.
Eve di hevtixûbîya xelk û welatan da jî wisa ye. Çu xelk, xelkekî dî bi rizaya xwe wekî cîran nahilbijêre. Şertên polîtîk, sosyolojîk, cografîk û demografîk tayînker in di vî warî da. Bo nimûne; Kurda ev cîranên xwe yên îro bi rizaya dilê xwe nehilbijartine, bo xwe nekirine cîran. Tirk ji çol û beyarên ”Çîn û Maçînê” li ser pişta hespokên xwe hatine, digel welatê me welatên gelek xelkan jî dagîr kirine û xwe bi darê zorê kirine cîran!. Cîranbûyîna Ereban jî wisa ye û bi şerê islamî xwe gihandine ber tixûbên Kurdan. Belêm ev cîranetîya van xelkên serdest bêyî dil pêkhatibe jî îro êdî bûye realîteyek mixabin. Ji bilî cîranbûyîna bêdil, ev cîranetîye bûye îşkence û toka mirinê jî di stuyê xelkê Kurd da. Anku cîranetîyeke jahrîn. Digel vê rastîyê jî Kurd ne dijî cîranîya van xelkan in. Lê bi vê cîranîya nemirovî û zalimane jî qayîl nînin. Kurd li cîranîyeke dostane, cîranîyeke wekhevane, cîranîyeke azadane û cîranîyeke aştîyane digerin.
Gotineke klasîk e di lîteratura çepgirîyê û bi giştî bîr û hizira humanîter da: Biratîya xelkan!. Wekî gotineke abstrak helbete xweş e û herweha xweş jî tête ber guhî. Lê eve di rastîya jîyanê da çu cara manayeke konkret îfade nake û di jîyana Kurdan da jî çu cara cihê xwe negirtîye. Bi taybetî bi navê xelkên serdest yên cîran, rêvebirîyên polîtîk, hukûmetan ev ”edebîyata biratîyê” bi armanca berjewendîyên xwe yên serdestî û dagîrîyê gelek hostane bi kar înane û hêj jî tînin. Dîsa ev rêvebirîyên dagîrker û kolonyalîst ”hevdînî”yê jî di çarçoveya vê ”birayînîya ne birayane” da bi kar tînin: ”Em birayên musulman in”!. Dagîrker van gotinên sihrî ”birayînî” û ”hevdînîya islamî” bîst û çar seet wekî benîştî di devê xwe da dicûn û dixwûnine serê mirovê Kurd!. ”Birayînî” û ”hevdînî”ya di ferhenga wan da manaya ku Kurd jî jê istifade bikin, xêrekê jê bibînin nade. Manaya ku ew têdigihin ev e: ”Em bira ne, em musulman in, ferqa me ji hev nîne, lê şubî me bin, bibine em”! Anku ”bibine Tirk”, ”bibine Ereb” û ”bibine Faris”!. Tiştê ku ew ji birayînî û hevdînîyê têdigihin ev e!.
Di vî warî da Tirk ji
hemûyan pêşvetirin!. Tirka ji bo vê ”edebîyata birayînîyê” gelek teorî jî
afirandine: ”Kurd birayên me ne, çiku di eslê xwe da Tirk in!” Vê gotinê jî
têra nekirîye wisa gotine: ”Kurd Tirkên eslî ne!” Û ya herî balkêş jî gotina
”Kurd Tirkên çiyayî ne!” ye. [Ji xwe em qet ji wê komedîya ku goya navê Kurd ji
”kartkurta li ser rêveçûna befrê” peyda bûye behs nekin!]. Gava Kurdan wacibên
birayînîyê ji wan xwastin jî, bersiva wan hazir e: ”Aa eve çi ferq û cudahîye
hûn dikin. Em hem bira ne, hem jî dînê me jî yêk e!” dibêjin bi rûçirîyeke
mezin. Di ”birayînî”ya wan da cihê ”wekhevî”yê nîne. ”Heq û huqûqê birayînîyê”
di deftera wan da nayê nivîsîn. Ya wan birayînîyeke zupûzuha ye!. Ev birayînîya
bêmana û pûç ji alîyê Ereb û Farisan ve jî tête dubare kirin.
Helbet zikê Kurdan gelekî têr e ji van gotinên xir û xalî! Çi birayînî? Di birayînîya tinê bîyolojîk da jî ”wekhevî”, ”heq û huqûq” kamilen nîne, heta ku di ”birayînîya Tirkan, Ereb anjî Farisan ya destkir [sûnî]” da hebe. Di serî da Tirkan û hemû dagîrkerên dî pêkve istismara ”birayîni”yê kirine heta îro û ew dilsaxî û naîvîya Kurdan bi niyeteke gelek xirab dijî Kurdan bi kar înane. Lewma Kurd li birayînîyê nagerin û divêt negerin jî. Birayê ku di serî da ziman û nasname û hemû hebûnên dî yên xwumal jê hatine standin çi reng bira ye? Êdî çu hukmê vê birayînîya ku Tirkan û dagîrkerên dî avêtine ber Kurdan nemaye. Birayînîya ku dagîrker jê behs dikin, bi gotina amîyane, ”bi timamî direw e”!.
Başe Kurd li çi digerin? Kurd li cîranîyeke baş, cîranîyeke wekhevane, cîranîyeke dostane, cîranîyeke azadane û cîranîyeke aştîyane digerin û divêt bigerin. Kurd îro hem ji alîyê cografî ve, hem jî ji alîyê sosyolojîk û demografîk ve digel Tirkan û xelkên dî yên serdest cîran in. Lê belê, cîranîyeke bêmaf, bêhuqûq, newekhev, zalimane û neyarane heye îro. Lê Kurdan prosesa guhorîna statuya kevin daye dest pê kirin û êdî ev şîre meyîye. Dîroka ku serdestan bi direwa ”birayînîya ne birayane” nivîsî îro ji alîyê Kurdan ve hatîye pûç kirin. Kurdan ew ”edebîyata direwîn ya birayînîyê” serûbin kirîye. Cîranîya bi rastî cîranî êdî ji teref Kurdan ve tête ava kirin. Vê prosesê dest pê kirîye û heta cîranîya li ser bingehê serxwebûnê pêktêt jî dê dom bike. Statuya ku îro li başûra Kurdistanê [Kurdistana Federal] pêkhatî jî rengekî vê cîranbûyînê ye. Eve dê li parçeyên dî jî pêkbêt û ew roj jî ne dûr e. Ji bo pêkve man anjî pêkve jîyana digel van xelkên serdest, îlla gotina ”birayînî”yê hewce nîne. Di nav statuyeke otonom, federal, konfederal da jîyan anjî avabûneke cuda wekî dewleteke serbixwe bi ”birayînî”yê ve girêdayî nîne. Kurd bi cîranîyeke baş jî dikarin bi van xelkan ra li rex hev gelek aştîyane bijîn.
Kurd divêt ji vê kompleksa ”birayînîyê” xwe xilas bikin û vê ”edebîyata birayînîyê” terk bikin. Têkilîyên ji bo cîranîyeke baş esasen pêdivî ne. Bo bi hev ra jîyaneke azadane, wekhevane, aştîyane û yarane, bo pêkve jîyaneke li ser esasê cîranîyeke baş divêt xebat bête kirin û têkoşîn bête dan. Divêt gelek aşkera ji dewlet û xelkên serdest ra bête gotin ku, em Kurd cîranîyeke kamilen baş dixwazin. Statu çi dibe ferq nake, otonomî be, federasyon be, konfederasyon be anjî serxwebûn be, Kurd cîranîyeke wekhevane, azadane, aştîyane û dostane dixwazin. Avakirina cîranîyeke baş bi vî rengî mumkun e û divêt mumkun bikin.
ROJAN HAZIM
25 Çirî
[Oktober] 2010
Di rojnameya WAR-Duhok da hatîye weşandin.
Di rojnameya WAR-Duhok da hatîye weşandin.
onsdag den 1. september 2010
Aştî - ROJAN HAZIM
Gotineke ku Kurd çu cara ji devê xwe kêm nakin ”Aştî” ye.
Dibe ku mirov vê yêkê wekî paradokseke Kurdan jî bibîne. Ji ber ku Kurd di nav
xwe da ne aşt in ku aştîyê li dora xwe bibînin. Lê dîsa ve Kurd gotina ”aştîyê”
gelek bi kar tînin. Di gihiştina ”aştîyê” da şik têda nîne ku Kurd ji dil in.
Çi li nav xwe be, çi jî li dora xwe be vê yêkê dixwazin. Çiku Kurdan ji rewşên
ji aştîyê dûr gelek kêşaye. Xirûcir û vekêşkanên navxweyî jîyan li Kurdan heram
kirîye. Ji nav malê heta nav eşîrê, ji gund heta bajêr, ji cîhana polîtîk heta
ya ronakbîrî, bûyerên ku jîyanê bi gotina herî sade ”nexweş” bikin gelek bi
serê Kurdan hatine. Ew toka mirinê ya ku dewletên dagîrker û kolonyalîstan kirîye
stuyê Kurdan jî bêhn li Kurdan çik kirîye. Digel van serûbinbûnan jî Kurda xwe
ji lêgerîna aştîyê dûr nekirîye.
Kurd li aştîyê
digerin
Aştîyê dikarin di sê kategorîyan da rave bikin: 1. aştîya
dadyar [adil], 2. aştîya maqûl, 3. aştîya konjonkturel.
Di resmê îro yê Kurdistana mezin da ”aştî” hêj pêknehatîye. Sê
parçeyên Kurdistanê di bin nîrê kolonyalîzma Tirkîye, Iran û Sûrîyeyê da ne û
têkoşîna ji bo azadî û aştîyê dom dike li van parçeyan. Xelkê Kurd li parçeyekî
Kurdistanê, li başûr pişta sîstemê kolonyalîzma Erebî şkandîye, xwe nîv rizgar
kirîye û nisbî jî azad kirîye. Di şertên heyî û li ber çav da dîsa ve ”aştîyeke
dadyar” hêj jî pêknehatîye. ”Aştîya dadyar” gelek aşkera ye ku dê bi
destxistina Kurdistana serbixwe pêkbêt ku eve mafekî xwezayî yê Kurdan e û dê
demekî dirêj bikêşe. Daxwaz û hewildana Kurdan ji bo vê amanca heq û rewa dê
dom bike. Di ”Aştîya maqûl” da, herdu teref kêm zêde razî ne ku eve jî hêj ji
Kurdan dûr e. Hindî ”aştîya konjonkturel” e, ew jî di şertên lawazîya herdu
alîyan da û bi xurtbûna dînamîkên derve, wekî keysekî di xêra terefê mexdûr da
derdikeve meydanê ku li ser zemînekî gelek tehisok da ye û parastina wê
canbazîyeke mezin dixwaze û terefê mexdûr bi hevkarîya hêzên derveyî û
seferberkirina hêza neteweyî ya navxweyî dişêt xwe û statuya xwe ya nû biparêze.
Merheleya li parçeyê başûr hatîye pêş, di çarçoveya ”aştîya
konjonkturel” da ye. Di vê ”pêkhatinê” da terefê mexdûr, terefê mafxwaz, anku
Kurd, ne razî ne, encam ne bi dilê wan e, lê di şertên heyî yên navxweyî, yên navçeyî
û herwisa yên navneteweyî da wekî ”destkevtek”ê tête dîtin. Di ”destkevtên
konjonkturel” da dîkilokê terazîyê gelekî hessas e û her milê terazîyê li ber
meylên nû dikare bi serê dî da giran anjî sivik bibe. Di vê ”aştîya
konjonkturel” da terefê ku berê Kurd û Kurdistan di bin destê xwe da girtî, [anku
merkeza dagîrîyê Bexda û hêza desthilatdar Ereb], dê hergav li keysan bigerin
ku pozisyon û statuya xwe ya ku di eleyhê Kurdan da, di destê xwe da bigirin. Herçend
ew jî dizanin ku nikarin vegerine dewrê berê, lê hindî ji wan bêt dê tixûbên
”destkevta Kurdan” teng bikin, statu û pozisyona Kurdan zeîf bikin. [Ku
dewletên cîran jî, anku Tirkîye, Iran û Surîye jî di vê bîr û hizirê da ne.]. Di
vê rewşa nazik da tinê hêzek dikare bibe garantîya Kurdan; ew jî hêza navxweyî
ye. Hindî ku Kurd di nav xwe da zemînê ”aştîya navxweyî” saxlem bikin, davên
tevnê aştîya navxweyî bi hêz vehûnin û tevnî xurt biraçînin hingê dişên
”destkevta heyî” di şertên ”aştîya konjonkturel” da ragirin û biparêzin û herweha
pêşbêxin.
Aştîya navxweyî jî bi peçinîna kêm û kasîyan, bi veşartina
qusûran, pêknayê. Aştîya navxweyî bi avakirina sîstemê demokrasîyê mumkun dibe.
Avakirina welatek û dewleteke nû, tinê bi çêkirina vîlla û apartmanan nabe.
Digel wan divêt zemînê demokrasîyê jî bête ava kirin. Ji milekê ve polîtîkên nû
yên iqtisadî û sosyal divêt bêne hazir kirin, bêne bi cih kirin û di rê birin,
li milê dî mekanîzmayên îdarî û polîtîk jî li goreyî hewcehîyên nû, divêt ji nû
ve bêne reorganîze kirin ku jîyana sosyal, kulturî û ya herî giring jî
sîstemekî demokratîk û humanîter bête ava kirin. Di vehûnandina sîstemê îdarî,
polîtîk, iqtisadî û sosyal da, hevîrê esasî sîstemê perwerdeyê ye. Nifşên nû,
ku ew paşeroja civatê ne, divêt bi sîstemekî demokratîk û mirovî yê perwerdeyê
bêne gihandin ku xîmê civateke pêşkevtî û modern saxlem bête danan. Heta ku
tovê demokrasîyê di serî da di nav civatê da neyê çandin, berê wê jî nayê
wergirtin. Ew jî bi perwerdeyê dibe.
Li parçeyê başûr, ku hemû Kurd wekî ”destkevteke bihadar”
qebûl dikin, aştîya navxweyî karekî bingehîn e û ev aştîya navxweyî jî daku
mayînde bibe, digel avadanîya fizîkî ya welatî, divêt guhorîneke bingehîn ya
”zihnîyetî” jî bête dest pê kirin. Divêt di warê ”zihnîyetê” da adeta şoreşek
bête kirin. Bi taybetî ji burokrasîya îdarî ya dewletê heta hêzên asayiş û
ewlehîyê, heke bi hiş û bîreke demokratîk neyên organîze kirin, ev mekanîzmayên
bingehîn ji alîyê kesên ku demokrasî di nav dil û mejîyê xwe da, di pratîka xwe
da bi cih nekirî, neyêne di rê birin, pêşkevtin nabe û sîstem di serî da dê ji
teref van mekanîzma û kesan ve bête tehrîb kirin û xirab kirin. Guhorîna
fizîkî, pêşkevtinên avadanîya li ber çavan, dînamîzma di warê aborî da tête
dîtin, bivê nevê digel xwe guhorîna civakî jî tîne ku heke ev pêşkevtin û
guhorîn bi zihnîyeteke demokratîk û humanîter neyê îdare kirin û di rê birin,
dê roj bêt di nav xwe da dê bibe xetera herî mezin li ser aştîya navxweyî.
Ragirtina civatê di nav aştîya navxweyî da, hem bi
bilindkirina standarta jîyana aborî, sosyal û kulturî dibe, hem jî paralelî vê
yêkê bi xurtkirina norm û qaydeyên demokrasîyê pêktêt. Cihê ku demokrasî lê
nebe, li wê derê aştîya navxweyî di bin tehlîkeyeke mezin da ye. Cihê ku
problema demokrasîyê lê tête dîtin, li wê derê dînemît heye, mayîn [mîn] hene
ku kengî û li kî derê dê bipeqin nayê zanîn ku eve bi serê xwe rê li ber
têkçûnê vedike ku aştîya navxweyî serûbin bibe û hilweşe.
Di 1ê Îlonê, ”roja aştîya cîhanê” da, di meha ku roja wê ya
ewil wekî roja aştîya cîhanê hatîye qebûl kirin da, li ser bi giştî aştîyê
rawestan giring e, lê ya herî bingehîn daxwaza aştîya navxweyî ye. Kurdistan li
sê parçeyan, li sê alîyan mixabin ku ji aştîya herî kêm, ji ”aştîya
konjonkturel” jî dûr e.
Digel vê rewşa negatîv ya li dora Kurdistanê, herwisa li van
sê parçeyên di bin dagîrîya Tirkîye, Iran û Sûrîyeyê da, aştîya navxweyî jî ne
di wê sewîyeyê da ye ya ku tête xwastin. Helbet Kurd divêt li van parçeyan jî,
daku bigihin ”aştîyeke dadyar” divêt di serî da di nav xwe da aştîyê ava bikin
ku bikarin dijminan ji bo aştîyeke dadyar bidine zorê û aştîyê li ser wan ferz
bikin.
Ji kîjan alî berê xwe bidinê, ”aştî” hem di nav xwe da, hem
jî li dora xwe ji bo Kurdan amanceke giring e ku ji bo gihiştina vê amancê
têkoşîna xwe sist nekin û hemû hêz û şiyana xwe bi hev ra bi kar bînin ku
serbikevin. Di vê çarçoveyê da hindî ku ”destkevta başûr” hem di nav xwe da,
hem jî digel parçeyên dagîrkirî da, di nav aştîyeke xurt ya navxweyî da be, dê
hind serkevtî be. Ji bo ”aştîya dadyar”, hetta ji bo ”aştîya maqûl” ya Kurd û
Kurdistanê, divêt ev ”aştîya konjonkturel” ya li başûr pêkhatî bête parastin,
bête pêşxistin û bête mayînde kirin ku têhnekê û ronahîyekê bide parçeyên dî
jî.
Heke Kurd dixwazin mil bidine aştîya cîhanê, divêt ewil
aştîya navxweyî ava bikin û paralelî vê yêkê jî, têkoşîna ji bo rizgarî û
azadîya welatê xwe bilind bikin, ku çareserîya di vî warî da bi serê xwe
pêkhatina mezin ya aştîyê bi xwe ye. Aştî, li cihê xwe bêdeng rûniştin û mayîn
nîne. Aştî bêyî têkoşîn pêknayê. Kurd divêt aktîvîstên milîtan yên doza aştîyê
bin. Têkoşerên azadîya Kurd û Kurdistanê herwisa têkoşerên aştîyê jî ne. Azadbûna
xelkê Kurd û rizgarbûna Kurdistanê li seranserî, dê bibe çeperekî herî xurt û
saxlem yê aştîya navçeyê û cîhanê jî.
Bi hêvîya ku aştî di serî da li Kurdistanê, li
rojhilatanavîn û hemû cîhanê hakim bibe.
ROJAN HAZIM
01 Îlon 2010
Têbînî:
1. Hetav li 1ê Îlonê dibe bîst
salî. Bila roja bûyîna wî û ya kesên ku di 1ê Îlonê, roja aştîya cîhanê da
hatine dinyayê pîroz be. RH
2. Ev meqale di rojnameya WAR-Duhok da hatîye weşandin.
Abonner på:
Kommentarer (Atom)
